Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

Unutulmayan Masallar 1. Bölüm

ayşin çoban
Ayşin Çoban

Vaktin dolduğu, eve gitme zamanının çabuk geldiği günlere bırakılan çocuk neşemizden bahsetmek istedim. Sokak yollarının henüz asfaltla tanışmadığı zamanlarda otuz bir aralık gecesinin ocak sabahına günaydın demeden önce yeni yıl bambaşka karşılandığı o dönemden.

Yılın başında, gezen kütüphane gibi gezgin masalcı Gökova gelirdi mahalleye, her gelişinde bir evin misafiri olur, tüm komşu kızları davet edilirdi. Yemişler meyveler, ikram edilir tüm yılın mutluluğu o gece hissedilirdi. O zamanlar yeni yıl demek yeni yaşla birlikte yeni başlangıçlar da demekti ve ritüeller yapılır o seneki isteklerin kabul edilmesi içtenlikle dilenirdi. Tüm genç kızlar bir arada Gökova’nın anlatacağı masalın aşk hikayesi olacak mı diye heyecanlanır, masaldaki gibi büyülü bir aşk yaşamayı arzu ederlerdi. İnanışa göre gece uyumadan önce kavut yenilip, tek kelime konuşmadan uyunursa evlenecekleri delikanlıları rüyalarında görürlerdi. Kızlar, kimi göreceklerinin heyecanını yaşarken mahallenin delikanlıları da görülecekler mi heyecanını taşırlardı senenin o son gecesinde.

Her haneden ikişer üçer kız kardeşler ellerinde çörekler böreklerle, Şaziye teyzenin evine tek tek doluşuyorlardı.

-Kimin kimin?

-Ayyyyyy! Eze insan bir aksırır öksürür, ne bileyim işte bir ses eder, ödümü kopardın.

-Şaziye ‘nin evinde toplandığımız gece leylâ ve mecnunu anlatmıştı Gökova.

-Ben bambaşka bir hikâye anlatacağım.

-Ama gerçekler…

-Merak etme rüyalarınızın gerçeğini yazacağım.

Gökova örgülü uzun saçlarının ardından etrafındakilere esrarengiz bakışlarını dolaştırarak, garip ses tonuyla başladı anlatmaya.

-Amma da abartın… Gökova kısa boylu adamın tekiydi, esrarengiz falanda değildi. Sadece pörtlek gözleri çok ürkünç bakışları vardı o kadar.

-Ezem canım ezem, ruh gibi tepeme dikiliyorsun ilham perilerim kaçıyor bak. Burada nazik okuyucularıma ilgilerini çelecek bir öykü yazmak istiyorum.

-Hahahay ruh gibi mi? Ben zaten ruhum o yüzden sessiz sedasız beliriyorum ya!

-Eze! O zaman sen nurlar içinde uyusana, ya da ışıklar içinde veya rahmet içinde, ne bileyim toprağın bol olsun falan işte.

-Sen toprağı boş ver, de bakam hele, Elin oğlundan ne haber tuttu mu sözünü? Evlenmeyecem diyordu, senden sonra. Evlendi mi?

-Ne haddine ezecim ne haddine, adam senin öte tarafta yakasına yapışacağına ciddi ciddi inanmış. Etrafın ısrarına rağmen evlenmeyi reddedip duruyor.

-Hahhhhh! Deme, essah mı balam.

-Vallahi! Yemin etmeden inanmıyorsun yaaa.

-Aferin ona, neyse yuhum geliyor, düşüp yatacam, toprağım da bol bi kere.

-Kesin öyledir ezem kesin. Hadi nurlar içinde uyu nurlar içinde ezemm. Merakını da giderdin.  Bende öykümü rahat yazabileyim.

Gökova, bilindik hikâyelerin dışında sıra dışı bir masal anlattı o akşam, kimsenin bilmediği diyarlardan, duymadığı adlardan, hiçbir hikâyeye benzemeyen bir efsaneyi anlattı. Anlatırken iri siyah gözleri o günlere şahit olmuş gibi daha da büyüyordu. Başladı gaz lambasının yanan ışığının altında hikâyesine.

“Evvel günlerden bir gün, savaşın tüm ülkeleri harap ettiği diyarlarda, kıran kırana bir mücadeleye sahne olacaktı kasaba.

Romanlarla, Kadim halkın yıllarca kardeşçe paylaştıkları bu diyar, artık iki cepheli cenk meydanına dönecekti.

Halbuki; bu halk suyunu, değirmenini, ekip biçtikleri toprakları paylaşmıştı senelerce, belki de asırlarca. “

O anlattıkça, genç kızlar gece görmeği istedikleri delikanlıları ve arzuladıkları aşkları unutuvermiş, hikâyenin ahengine dalmışlardı. Üç kız kardeş, Zarife, Naife, Asiye, anlatılanların büyüsüne en çok kapılanlardı, pür dikkat dalmışlardı bu efsanevi hikâyenin şevkine.

-Kesin Asiye benim değil mi?

-Oyyyyy! İrkildim eze yine mi sen?

-Evet ben! Kimi bekliyorsun benden başka, yoksa o bibin de mi geliyor ziyarete, doğruyu söyle gelir o gelir.

-Eze kadın öldü senden kutulamadı. Seni de ardından götürdü, yine uğraşıyorsun kadınla, bence sen ondan nefret etmiyorsun tam tersi.  Bu ne bitmez bir sevgi. Bibimi seviyorsun sen itiraf et.

-Ben bibini sevecem asla, senin babanı da sevmezdim abasını da!

-Peki, ne diye gelip gelmediğini merak ediyorsun?

-O da benim gibi Şükrü’yü sormak için gelir sana, ama evlenmesini ister tabi.

-Eze senden başka ziyaretçim yok, buna inan, yani öte taraftan yok.

-Hem, sen niye adımı Asiye yaptın, asi miyim ben?

Üstelik adım Şengül’ken Asiye niye balam.

-Hikâyemi bitireyim eze sana açıklama yaparım.

-Siz beni acımasız eze (teyze)olarak bildiniz, bibinizi (halanızı) sevdiniz, biliyorum biliyorum gözlerini kaçırma.

İnandığından caymaz diye cevap vermedim. Fakat bana da hak verilmeli, onun kaynanası benim bibim, üstelik akrabalarımı ailemi ben seçmiyorum ki!  Biraz sitem eder döner, hikâyeye devam edelim.

Kızlar bu anlatılanlar ne zaman aşka doğru gidecek diye beklerken, hikâye bambaşka yerlere yön veriyordu.

“Böylesi bir anlaşma nasıl bozguna uğradı bilinmez, amma bu savaşın sıradan olmadığı kesindi. Romanların işgal edip ele geçirilen toprakları oklarla kılıçlarla almadılar, akla zarar bir yöntemle Zafer kazandıkları bilindikti. Yeni bir yöntemleri vardı, tılsımlı ritüeller. Ve buna karşı duracak bilgileri yoktu.

Köy halkı çaresiz toplanıp bir karar aldılar. Yıllar önce Romanların çıkardığı fitneye kanıp dağlara sürgün ettikleri Bilge kadın şamara ve öksüz torunu Ayca’yı geri getirme kararı aldılar. Bu kararı uygulamak öyle kolay olamayacaktı elbet, lakin tüm zorlukları göze alıp, şamaranın hatırını kıramayacağı tek insanı yaşlı biraz da aksi Timur dedeyi yanlarında götürmeyi planladılar. Zor olsa da ikna çabaları karşılık buldu, Timur dede bastonuna tutunarak dağları söylene söylene çıktı, tüm aksiliğiyle etrafındakilere bıkkınlık vererek. Devamı var…

İlgili Haberler

Rezonans Kanunu- Pierre Franckh

okuryazarkitaplar

Derin Anılar

KÜBRA ÇAKAR

Herkül

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...