
Göremiyorum. Ne yaparsam yapayım aynanın karşısında, telefonların kamerasında yokum. İnsanlar beni görüyor ama ben kendimi göremiyorum. Arada bir arkadaşlarla gezintiye çıktığımızda anı olsun diye fotoğraf çekiliyoruz ama günün sonunda yine ben orada sadece kıyafetleri havada asılı duran birisi olarak bekliyorum. Belki bu olayları anlamak için başlangıcın sırlarına vâkıf olmak gerekir.
2005 senesiydi. Sokakta insanlar evden işe, işten eve giderken ben sokakta arkadaşlarımla top oynar, günümü yerdim. Çok iyi bir topçu değildim, yani herkes gibi bir topçu olma hayalim yoktu. Genel olarak bir hayalim yoktu zaten, olamazdı da. O evde hayale sahip olmak zulümden başka bir şey değildi. Çünkü başkalarının hayalleri o evin içerisinde bir kıyma makinesinden geçer ve senin önüne hayalinmiş gibi konur ve yedirilirdi. Baba figürü benim hayatımda silik bir şey. Öyle biri var mı ondan bile şüpheliyim. Belki beynim gereksiz bilgileri silmiştir. Hatırladığım kadarıyla babam çokça sene dışarılarda çalışmıştı. Almanya’ya sözde bize daha iyi bir yaşam sağlamak için gitmişti ama yıllar sonra öğrendik ki asıl niyeti yeni bir sayfa açmakmış. Aradan geçen dört yıl sonra içimde büyüyen sevinç yerini, aniden olmasa bile bir süre sonra nefrete bıraktı. Ne de olsa babaydı. İnsan bazen elini omzunda istiyordu. Ondan tatlı sözler söylemesini, güler yüzlü olmasını, hayatı öğretmesini istiyordu. Bunların hiçbiri olmadı. Son bir defa yanımıza gelip olanları anlattı bize, en azından bunu düşünmeyi becermişti. Bir kardeşim de varmış oralarda. Daha üç buçuk yaşında bir kız. Onu suçlu bulamam ama umarım benimki gibi bir babaya sahip olmaz. Bu olaylardan sonra boşanma süreci bitene kadar, babam annesinde kaldı. Annem tam da bu sebeplerden dolayı günde neredeyse iki pakete yakın–bazen daha da fazla–sigara içiyordu. Bu olaylar sırasında annemin gece yastığında yavaş yavaş, inleyerek gözyaşlarını döktüğünü bir ben bir de Allah’tan başka kimseler bilmez.
Boşandıkları gün babamı aklımda karaladım. Duruşma günü bana son bir kez yanaştı sarılmak için ama hayır. Gitmedim. Elimi kaldırmam yeterli olmuştu. Aklımın bir şeylere erdiği yaşlardı. Babaannem oradan sarılsana diye göz ederken, ben olmaz diye kafamı sağa sola sallıyordum. Kendisi de hak vermişti. Açıkça babamın şu lafları sarf ettiğini hatırlıyorum, “Ne babalık yaptım ki ne evlatlık göreyim!” Hak vermiştim. Sabah erken saatte evden çıkıp giderdi ve ben hiç göremezdim. Sadece pazarları evde olurdu ama onda da kahveye oynamaya giderdi. İyi olmuştu boşanmaları bir bakıma. Annem ise o tarihten sonra sokağa çok çıkmadı. Genelde evdeki tekli koltukta yanında küllüğü ve elinde sigarası ile oturur caddeyi seyrederdi. Sabah beni okula yolcu ederdi sonra ise eve gelince yemeği verirdi. Benimle de sohbet etmeyi kesmişti. Yıllar sonra farkına vardım ki annemin de babamdan bir farkı yokmuş meğer.
Lise ikiye gittiğim zamanlar, derslerimde iyi notlar alıp bir nebze de olsa annemi gururlandırmak istiyordum. Yüzünün gülüşünü görmeyi, sigaradan sararmış olsa dahi o dişlerini göstererek gülmesini, kahkaha atmasını, gözlerinin parıldayıp yaşarmasını diliyordum ama olmadı. Annem o günden sonra bir daha kendisi olmadı. Ne beni bildi, ne kendini bildi. Zordu. Ona da hak veriyordum. Eşim dediğin, yıllarını harcamayı planladığın, iyi günde ve kötü günde diye ant içtiğin kişi bir anda seni aldatıp, pılını pırtısını toplayıp çekip gidiyordu hayatından. Ancak annemin babam gibi olduğunu bir veli toplantısında anladım. Güz döneminin sonuna doğru bir veli toplantısı olmuştu sanırım. Anneme söyledim ve o da geldi. Herkes çocuğunun oturduğu sıraya oturdu. Öğretmenimiz tek tek velilerle sohbet etti ve çocuklarının durumunu anlattı. Dinleyenler çıktılar ve en son biz kaldık o sınıfta. Öğretmen benim notlarımın çok iyi olduğunu ve sınıfın birincisi olduğumu söyledi anneme. Annemin yüzünde bir tebessümün esamesini görmeyi yeğlerken annem kalktı ve dedi ki: “Maşallah. Başka bir şey var mı hoca hanım? Yoksa evde yemeğim var.” Öğretmen daha fazla tutmadı. İki üç laf daha etti sanırım ama ben dinlemedim. Annem niye böyle yapmıştı diye sormadan edemiyordum kendime. Yavaş yavaş eve doğru giderken patlattım içimde büyüyen balonu. Anneme niye böyle davrandığını sordum, neden beni istemediğini. Annemin bana tek bir cevabı oldu: “Bana onu hatırlatıyorsun.” O gün, o genç yaşımda dünyam yıkıldı, dağıldı, parçalara ayrıldı ve evrenin dört bir yanına savruldu. Ben sadece onu mutlu etme isteği güderken, bunca yıl bana soğuk davranmasının sebebi sırf babama benzememmiş. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Umarsızca caddeden aşağı koşmaya başladım. İçerimde tekrardan büyüyen ama bastıramadığım bir balon vardı ama bu diğerinden daha ağırdı ve patlayacak gibi durmuyordu.
Bir parka girip bir banka oturdum ve hüngür hüngür ağladım. Ağladığımı gören insanlar yanımdan geçip gittiler. Arayıp soracağım, derdimi anlatacağım bir dostum, bir arkadaşım bile yoktu. Saatlerce o bankta ağladım. Ağladıkça içimdeki acı geçmedi de dinmedi de. Göğe bakmak insanı rahatlatır demiş Gazali. Kafamı göğe doğru çevirdim ve sakince izledim, izledikçe suratımdan aşağı yakarak inen tuzlu gözyaşlarım sakince duruldu. Aklım acıyı kabullenmemi telkin etti. Çaresizce kabullenerek evin yolunu tuttum. İçeri girdiğim vakit ne o benim yüzüme baktı ne de ben onun. Doğruca lavaboya gittim. Artık ne yüzüm vardı ne de yansımam. Tamamen silinmiştim. Anneme danışmaktansa böyle kalmasını yeğlerdim ve öyle de yaptım. Yıllar geçti aradan, geçer dedim, psikolojik baskıdandır dedim. Daha da sosyalleşmem lazımdır dedim ama olmadı. Hiçbir zaman tekrardan kendimi göremedim. Nasıl birisi oldum, neye dönüştüm bilemedim, bilemeyeceğim. Doktorlar bile geçer diyorlar ama ben geçmeyeceğimden eminim. Verilen onca hap, anlatılan sayısız hikâye ama sonuç hep aynı. Sanırım geçmesi için bu detayları bir bir unutmam gerekiyor ama unutamıyorum. Bu acılar, kalbimin, göğsümün tam ortasına bir taşa kazınmışçasına orada duruyor ve her anlattığımda daha da sertleşiyor.
Şimdi yaşım otuza dayandı ve benim içimde hâlâ eksik bir şeyler var. Aradan geçen yılların ve getirdikleri mutlu, hüzünlü günlerin bana ne yaptığını bilmiyorum. Kendini görmeden bir şeyler yapmak yaşamak da zor oluyor. Aynaya her baktığınızda gördüğünüz tek şey duvarın kendisi oluyor ve siz orada sadece ve sadece ufalan, yok olan açıklanamayacak kadar aciz bir nesneden başka bir şey olmuyorsunuz. Tıraş olurken zorlanıyorsunuz. Jileti yanlışlıkla kaydırsanız ve bir yerinizi kesseniz bile yüzünüze havlu basmazsanız anlamıyorsunuz. Kafanız karışıyor. Aynalar da yokum, yansımalarda yokum. Yağmur yağınca oluşan ufak göletlerde de yokum. Rüzgârı bile hissetmeyeli yıllar oldu. Hülasa, onca yaşantıdan, arkadaşlıktan, dostluktan, aşktan, kederden ve anıdan sonra işin en acı tarafı ise kendimi gördüğüm tek bir fotoğrafımın kalmış olması. Ben, annem ve babam, üçümüz bir kare içerisinde bir daha gerçekleşmemesi kaydıyla. Hayat bizleri en umulmadık şeylerle sınıyor. Beni aileyle sınıyor, kimisini evlatla, kimisini parayla. Bildiğim bir şey var ki görünmesem, bir yansımam olmasa bile, insanların benim burkulduğumu, kırıldığımı görmese bile, ben kendi varlığımı biliyorum ya o bana yeter.

