
Yeryüzünde bir dağ olsaydım, en büyük dağ, ben olurdum. Eteklerimde türlü renkte çiçekler açardı. Çiçekler mis kokularını etrafa saçarken bir gelinin gelinliği gibi eteklerimin etrafını sarar, dolanırdı. Saflığın sembolü beyaz çiçeklere uçuk maviler, açık sarılar, tozpembeler, lilâ ve morlar eşlik ederdi. Renk cümbüşü olurdu eteklerim, seyrine doyum olmazdı. Denizli’deki Babadağ olurdum belki, ya da doğuda Ağrı Dağı. Toroslar gibi sıradağ olma ihtimalim bile olurdu. Evlatlarının yaslandıkları dağ olan ‘baba’ olurdum diğer bütün coğrafi şekillere. Beni görenin içine ferahlık, dinginlik, ihtişam, güven dolardı.
Yeryüzünde bir nehir olsaydım, Sakarya olurdu adım. Gökte yıldızın kayması, yerde yolun kıvrılması gibi kıvrılırdım akarken. Ben kıvrılırdım, millet de arkamdan gelirdi, son Peygamberi kılavuz ederek. Sadece akmazdım ben, tarihi de beraberimde taşırdım. Yükseklerden akarken minik şelaleler, hızımın arttığı yerlerde çağlayanlar meydana getirirdim. Coşkun akan bir su olurdum. Durup beklemezdim, yavaşlamak bana yakışmazdı. Köprüler kurarlardı üstüme. Kimi Malabadi Köprüsü olurdu, kimi Mostar. İki yakayı birbirine bağlardım. Kolaylaştırırdım insanların işini. Bazen Deli Dumrul bir yakada bekler; geçenden otuz akçe, geçmeyenden kırk akçe alırdı. Vermeyene bir güzel dayak atardı. Eh, adı üstünde, Deli Dumrul! Yapar mı, yapar!
Yeryüzünde bir ağaç olsaydım, iki ağaç olmak isterdim. Bir yarım çınar olurdu, zeytin olurdu öbür yanım. Hem köklenmeyi hem barışı simgelerdim ağaç olarak. Osman Gazi’nin rüyasına giren çınar olup koskoca imparatorluk olmaya yorar, o hedefe kilitlenirdi rüyayı gören ve dahi ardından gidenler. Dal budak salarlardı üç kıt’a, yedi iklime. Kavî olmanın temsilcisi, dal budak salmanın timsali ben olurdum. Uludağ eteklerinde, Bursa Koza Han’da ve Anadolu’da yüzyıllar boyunca direnirdim zamana, inatla.
Akdeniz ikliminin üç bin yaşındaki zeytin ağaçlarından biri olurdum bir yanımla. En faydalı meyveyi verirdim bana bakanlara. “Önde zeytin ağaçları, arkasında yâr/ Sene 1946/ Mevsim/ Sonbahar/ Önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim/ Dalları neyleyim/ Yâr yoluna dökülmedik dilleri neyleyim” diyerek Bedri Rahmi gibi ‘Sitem’ ederdim belki. Hayata gülen gözlerle bakardım o vakit. Çünkü ‘Yaşamak türkü söyleyip zeytin toplayanları seyretmek’ti Attila İlhan’a göre. Yaşardım gönlümce, dilimde bağrımdan kopmuş türkülerle. Belki de Melih Cevdet Anday’ın hayalini canlı tutan ben olurdum: “Kalktığımda yatağım hâlâ lavanta koksa. Kekikli, zeytinli bir kahvaltı hazırlasalar. Nerede olduğumu hatırlamasam. Hatta adımı bile unutsam.” Kâh bir sofrada ziyafet vesilesi, kâh bir güvercinin gagasında barış simgesi olurdum yüzyıllarca. İnsanlar göğe bakarak toplarlardı meyvelerimi. Göğe bakarak kurarlardı uçsuz bucaksız hayallerini. Göğe bakarak inşiraha kavuşur, ferahlardı gönülleri.
Yeryüzünde bir ova olsaydım, Çukurova olurdu adım. Bende yetişen kaliteli pamuk, başka hiçbir yerde yetişmezdi. Bütün bakliyatlar, meyveler, sebzeler, yer fıstığı, zeytin… Hepsi bende yetişirdi. Bereket fışkırırdı topraklarımdan. Delikanlılar bende çalışarak başlık parası biriktirir, kavuşurlardı sevdiklerine. Çocuklar babalarına kavuşurdu, kadınlar erlerine. Evlerde neşeli günler, geceler olurdu. Evinin rızkını kazanmış olan adam, bu kışı da dertsiz geçireceğinin rahatlığıyla keyifle bir sigara yakar, kahveye yollanırdı yemekten sonra.
Belki de Konya Ovası olurdum, Türkiye’nin tahıl ambarı. En güzel başaklar benim ovamda salınırdı rüzgârla. Anadolu’nun kadim buğdaylarından yapılmış mis kokulu ekmekler evlerin mütevazı sofralarına eşlik ederdi. Tuz Gölü’nden tuz toplardı insanlar. Ekmeklerine, yemeklerine katıp tat alırlardı yediklerinden. Fırından yeni çıkan etli ekmek kokusu, Konya bozkırını tutardı. Susamın iyisi, tahinin hası, bulgurun ince dövülmüşü buradan yayılırdı Türkiye’ye.
Yeryüzünde deniz olsaydım eğer, adım Akdeniz olurdu. Sıcak meltemler savrulurdu üstümden. Makiler kaplardı dağı taşı. Turunçgillerin en güzel rayihalısı benden esen meltemlerle lezzetlenirdi. Turnalar uçardı üstümden mevsim geçişlerinde; bir kuzeye, bir güneye. Belki şehre bir film gelirdi, bir güzel orman olurdu yazılarda. Mevsim değişir, Akdeniz olurdu ve insanları gülümsetirdi.
Yukardaki Karadeniz’in hamsisine inat; sinaritler, levrekler, çipuralar, lüferler oynaşırdı sularımda. Bereketli rızıkla dönerdi balıkçılar avdan. Martılar bayram ederdi, balıkçıların küçük bulup denize geri fırlattığı balıkları daha havadayken kaptıkça. Kıyılarda kediler sabırla bekleşir, nasiplerine kavuşuncaya kadar gözlerlerdi balıkçıları. Herkes mutlu olurdu günün sonunda.
Yavru vatan da benim bağrımda yatardı. Beşparmak dağlarında hayatlarını kaybeden askerlerimizin ruhları beklerdi dağları, ovaları. Rumların çocuk, kadın, yaşlı demeden öldürdükleri kardeşlerimizin ruhları askerimize ev sahipliği yapardı minnetle. Sokullu’nun askeri gibi kollarını kesmişlerdi onlar Eokacıların, nasıl minnet duymasınlar Türk askerine?
Yeryüzünde göl olsaydım eğer, Van Gölü olurdu adım. Hazar Denizi gibi büyük olduğum için diğer göller gıpta ederdi halime. Üstümde onlarca deniz taşıtı oradan oraya dolaşırdı. Denizlere uzak coğrafyanın insanları, deniz özlemini tamamen giderirlerdi benimle. Kayık sefası yaparlar hatta yüzerlerdi. Sodalı olurdu suyum, içine girenleri çok kolay yükseltmezdim yukarı. Bunu bilirlerdi, şaka olmazdı suyumla. Gene de severek atlarlardı kenarımdan içime. Ben de kucaklardım onları sevgiyle. Bir ara gölde canavar var, masalları uydurulsa da aslı astarı çıkmayınca, insanlar eğlenceye kaldıkları yerden devam ederlerdi.
Yeryüzünde folklor ekibi olsaydım, yedi gruba ayırırdım ekip elemanlarını. Horon da teperlerdi, zeybek de oynarlardı. Ata barı da oynanırdı, kaşık oyunu da. Halay da çekilirdi, karşılama da oynanırdı. Her yörenin kendine mahsus yöresel giysilerini giyen ekipler, çok sesliliğin ve çok zengin kültürün temsilcisi olduklarını gösterirlerdi tüm dünyaya. Farklılıklarımızla biriz ve bütünüz, derlerdi.
Yeryüzünde ülke olsaydım, adım Türkiye olurdu. Şanlı bir geçmiş ve ümitvâr olduğum gelecek arasına tüm dünyayı sığdırırdım. Dünyaya ‘gönül’ü, ‘gönül alma’yı, ‘gönül yapma’yı, ‘bir gönle sığma’yı, ‘gönülden sevme’yi, gönül kırmama’yı, ‘gönül köprüleri kurma’yı anlatırdım.
“Ben gelmedim dava için,
Benim işim sevi için
Dost’un evi gönüllerdir,
Gönüller yapmaya geldim”
Derdim Yunus’ça. Bağrımda nice peygamberler, erenler, evliyalar, şehit şühedâ yatardı. Nice madenlere ev sahipliği yapar, nice yerüstü zenginliğini sergilerdim insanlığa. Girişimci ruhlu insanlarım yetişirdi bağrımda. Akıl ile ruhu kaynaştırırdım. Sen ben davası gütmez, biz olurduk. Herkes inancını istediği gibi yaşar, kurt kuzu ile dost olurdu dağlarımda. Paylaşımlar adaletle yapılır, kimsenin diğerine husumet beslemesi söz konusu bile olmazdı. İsteyen Yedi Uyuyanlar’ı ziyaret ederdi, isteyen Meryem Ana’yı. İsteyen Sümela’da nefeslenirdi, isteyen Çanakkale Şehitler Âbidesi’nde. Peygamber kanı dökülmemiş bu mübarek topraklarda tüm dünyaya insanlık dersini göstererek, yaşayarak anlatırdım.
Yeryüzünde bir insan olsam, ben olmak isterdim yine. Türk ve Müslüman kimliğimle dimdik yaşardım ülkemde. Ötekileştirmedim, ötekileştirmezdim kimseyi. Kucak açardım tüm insanlara. Aidiyeti ve inancı ne olursa olsun, kardeşçe bir arada yaşardık, daha önce Osmanlı’da 38 kavimden insanın altı yüz yıl yaşadığı gibi. İnsan olmak paydası eşitlerdi bizi. Adil bir dünyayı paylaşan insanlarla kimin derdi olabilir?
Koca Yunus bizim gönül rehberimizdir.
“Taştın yine deli gönül
Sular gibi çağlar mısın
Aktın yine kanlı yaşım
Yollarımı bağlar mısın”
Yeryüzünde, aynı yerkürede yaşadığımız bütün canlıları saygıyla ve sevgiyle, aynı Tanrı’nın kulları olduğumuz bilinciyle, incitmeden, sarardım. Sarıyorum. Saracağım.
“Gelin tanış olalım
İşin kolayın tutalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz.”
