Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

Yokluğun Gölgesinde

Ceviz Ağacı
 Yazar Neşe Kazan

Monitör düz bir ses çıkardığında ilk yaptığım şey saate bakmak oldu. Neden baktığımı bilmiyorum. Belki bu anı unutmamak adına zamanı bir yere çivilemek, kayıp gitmesine engel olmak için.

Saat tam olarak on dört otuz yedi, kasımın soğuk bir öğleden sonrası. Dışarıdaki rüzgârın pencere camını titrettiğini fark ediyorum, içim gibi. Annemin yüzüne bakmak yerine çevresinde olan biten ne varsa hafızama nakşederken hemşire içeri girip bir şeyler söylüyor. Başımı sallıyorum. Duyduğum neydi? Doğru mu yanlış mı farkında değilim, sadece bilinçsizce sallıyorum çünkü bir şey yapmam gerekiyor. Dünya üzerindeki tüm seslerin bir anda kesildiğini, sadece kulaklarımdaki o uğultulu sessizliğin kaldığını hissediyorum. Adımlarım beni koridora sürüklerken içinde annem olan oda, acımasızca bir boşluğa dönüşüyor. Boğazımda düğümlenen o devasa yumruyu yutamıyorum. Tam kalbimin üzerinde bir ağırlık var. Sanki biri kaburgalarımı tutup iki yana ayırmaya çalışıyor. Bu acı dayanabileceğimden fazla. Canım çok yanıyor. Soğuk, duygusuz duvar beni kendine çağırıyor, ellerim kendiliğinden havaya kalkıyor. Canım yansın istiyorum. Acı acıyı söker mi bilmiyorum bu bir isyan. Belki de öfke. İlk darbeyi o soğuk duvara vurup sonrasını saymıyorum.  Yumruklarımın sesi koridorda yankılanıyor. Etraftaki insanların bakışlarını, hemşirelerin fısıltılarını duyuyorum ama hiçbirinin önemi yok. Ben şu an içimdeki o boşlukla hesaplaşıyorum. Sırtımı soğuk betona yaslayıp yere çökerken ellerimin titrediğini, parmak boğumlarımın kızardığını görüyorum. Annem gitti. Ben ilk kez bu kadar korumasız, bu kadar çocuk, bu kadar kimsesiz hissediyorum. Çaresizlik içinde sızlayan ellerimi cebime sokunca telefonun varlığını hissediyorum. Babamı aramam gerekli. Babam, amcam, annemin en yakın arkadaşı Nuriye teyze. Bir liste var kafamda, kendiliğinden sıralanıvermiş. Uzaktaki, yakındaki, kime söylemem gerekli ya da kimin yakınına söyletmeli diye belki de içgüdüsel sıraya konmuş bir liste. Telefon elimdeyken kardeşimin sesini duyup yanına gidiyorum. Ne zamandan beri o soğuk taşın üzerinde oturuyor kim bilir. Attığı çığlıklardan, feryat ederek ağlamalardan yorgun düşmüş sesi boğuk, içi bomboş. Sanki ilk şokun her duygusunu bir anda boşaltmış da son noktasını koyuyor gibi. Elimi omzuna değdirir değdirmez çekiyorum. Orada kalırsa bir şeyin gevşeyeceğini hissediyorum içimde. Bu duyguyu kalbimin odacıklarından bir yere kendimle baş başa kaldığımda çıkarmak üzere hapsediyorum. Şimdi değil. Şimdi yapmam gerekenler var. Annem de yaşasaydı eminim ki böyle isterdi. Herkes dağılmış, birinin onları toparlaması lazım. Aslında o birinin ben olmamasını ne çok isterdim. Babam bir iki çaldırmadan sonra açtı telefonunu, sesi titriyordu, zaten biliyordu sanki. “Bitti.” dedim. Başka bir şey demedim. Diyemezdim, çünkü onlara ulaşmak için içinden geçmem gereken yol çok uzundu ve ben o yola giremezdim, girseydim çıkamazdım. Telefonu kapattım. Bir sonraki numaraya bastım. Annemin odasına o gün üç kere daha girdim. Her biri formalite içindi; formu imzalamak, eşyaları toplamak, görevliyle konuşmak için. Her girişte gözüm yatağa takıldı, başka bir yere sabitledim bakışlarımı, personelin dediklerini eksiksiz yaptım. Görevliler odayı boşaltmamızı ve yarın gelip cenazeyi almamızı söyleyince çaresiz evin yolunu tuttuk kardeşimle birlikte.

Sonrası her cenaze evinde yaşanan acıyı hafifletmek adına paylaşılan ritüellerdi. Hane halkı saatlerdir süren koşuşturmadan yorgun düşünce koltuk kenarlarında sızmaya başladı. Boğazımda canımı yakan bir yumru vardı, önce onu uğurlamam gerekliydi, mutfağa indim. Annemin yarısı içilmiş çay bardağı masanın bir köşesinde unutulmuştu. Uzun süre baktım, sonra aldım döktüm içindekini, yıkadım. Yavaşça. Çok yavaşça. Köpük ellerimin üstünden akıyordu, su soğuktu, ama çekmiyordum elimi, canımı yakmak mazoşist bir duygu olsa da iyi geliyordu. Bardağı onun koyduğu yere düzenli bir şekilde yerleştirirken gözlerim yandı, hani derler ya “Burnumun direği sızladı”. Sızladı. Hem de öyle böyle değil. Tezgâhta bir tabak helva kalmış ondan geriye. Elime alıp, ışığı söndürüyorum. Ayaklarım beni yoksunluğuma sürüklüyor.

Monitör o sesi çıkardığında panikliyorum. Hemşire bir şeyler yapıyor, söylüyor ama ben duymayıp, annemin eline tutunuyorum sıkı sıkı. Gittikçe ısısı azalıyor. Bunu hissediyordum, saniye saniye. Avucumun içinde önce parmaklarından, ardından bileğine doğru, yavaş yavaş çekilen bu sıcaklığı bırakmıyorum. Eğer bırakırsam bir şeyin gerçek olacağından korkuyorum, soğuduğunda bu gerçekle nasıl yaşarım? Geri dönüşü yok. Bebekliğimden beri tutunduğum o eli elimden almaya çalışıyorlar. Bu acıdan öte bir şey. En değerli varlığımı benden koparıyorlar. Biraz daha tutmalıyım, biraz daha çocuğu olmalıyım, güç almalıyım. Biraz daha… Sonra bir ses çıkıyor içimden. Bana yabancı ama benden çıkan bir ses. Göğsümden fırlayıp, boğazımı yarıp, odaya dökülüyor. Çığlık atıyor, ağlıyor, feryat ediyorum. Biliyorum ağlamak değil bu daha büyük bir şey; köksüz, çaresiz, kimsesiz. Ağabeyim omzuma elini koyup ardından hemen kaldırıyor. Bu beni daha çok sarsıyor. Neden kaldırdı, neden duramadı, neden o da burada değil? Düşünceler içimden akıp geçiyor bir öncekini hatırlamıyorum. Annemin elini biraz daha tutmama izin verdiler sonunda, yüzüne bakıyorum, duru. Hep söylerler “Uyuyor gibi.” diye ama değil. Hiç öyle değil. Yok orada artık. “Tamam kızım, geçti bitti.” demesini beklediğim kadın susuyor. Bedeni hâlâ varken yokluğu o kadar açık, o kadar acımasız görünüyor ki, nasıl kimse bu ızdırabı fark etmiyor diye düşünüyorum. Yüzünü okşuyorum. Yanağını. Saçlarını son kez düzeltiyorum. Sonra dizlerim istemsizce katlanıyor. Birisi sarıyor beni, kim olduğunu bilmiyorum, bakmak ihtiyacı bile hissetmiyorum. O sıcak samimi sesi duymak iyi geliyor. Gözümü yataktan alamıyorum. Şu an karşımda duran bu yüz, benim dünyada tanıdığım ilk yüzken şimdi ne kadar yabancı ne kadar uzak. O eller ki daha dün saçlarımı okşarken şimdi buz gibi. “Anne, hadi şaka yaptım de!” diye fısıldasam kulağına, birazdan derin bir nefes alacak ve “Buradayım kızım!” diyecekmiş gibi geliyor. Ama göğsü kıpırdamıyor. Canım yanıyor. Bir anda aramızdaki o görünmez bağın koptuğunu hissediyor, panikliyorum. Artık kimin kızı olacağım ben? Kim beni onun gibi karşılıksız sevecek? İçimdeki o küçük kız çocuğu şu an çığlık çığlığa dizlerinin üzerine çökmüş durumda. Gözlerine bakıyorum, kapalılar. Bana söyleyeceği son bir nasihati, son bir “Seni seviyorum.” u kalmış mıdır diye düşünüyorum. Odadaki eşyalar; kenarda duran hırkası, komodinin üzerindeki yarım kalmış su bardağı, ilaçları. Her şey yerli yerinde dururken onun gitmiş olması ne kadar büyük bir adaletsizlik. Gerçek tüm çıplaklığıyla vursa da yüzüme ben sadece enkazın altında kalan o küçük kızı ve bu geçmeyen sızıyı ömrüm boyunca yaşatmak istiyorum. Zorla ayırıyorlar annemin ellerini ellerimden, odayı boşaltmamızı ve ertesi gün gelip cenazeyi almamızı söylüyorlar. Sonrası, öksüz kalmış ruhumla çaresizlik içinde geldiğim evimizde, her cenaze evinde yaşanan acıyı hafifletmek adına paylaşılan ritüeller. Annemin odasına çıkıyorum. Çantası yere saçılmış; küçük bir ayna, naneli bir şeker, eczaneden aldığı ilaçların fişi. Fişi alıp tarihine bakıyorum. Üç gün öncesi. Üç gün önce eczaneye gitmiş, kuruyorum. İlaçlarını alırken belki eczacıyla konuşmuş, belki dışarıdaki bankta soluklanmış. Bizim haberimizin bile olmadığı o son, küçük bir an. Fişi göğsüme bastırıp üzerine ellerimi kapatıyor, kutsal bir emanet gibi saklamak üzere kitabımın arasına koyuyorum. Abim geliyor aklıma. Annemden bana kalan. Şiddetle ona sarılmak ihtiyacı hissederek odasına koşuyorum. Kapı aralığından baktığımda elinde tuttuğu tabağın içindeki helvadan bir kaşık alıp ağzına götürme sürecinin yavaşlığında yakalıyorum ıstırabını. Göz göze geliyoruz. Bir duygu ikimizi de birbirine itiyor. Önce gözlerimizle sonra kollarımızla sımsıkı sarmaya çalışıyoruz yaralarımızı. Ne zaman geçer bilmiyoruz ama şu an birbirimize iyi geliyoruz.

 

 

İlgili Haberler

Gulliver’in Gezileri – Jonathan Swift

okuryazarkitaplar

Pınar Yener Balkan ile…

okuryazarkitaplar

8 Mart

Comcini

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...