Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü
nilüfer sedef
Nilüfer SEDEF

“Aferin sana!” derdi anam bana, iyi bir şey yaptığımda. Daha doğrusu onun istediği şeyi yaptığımda. Daha da doğrusu, yaşadığımız köye uygun bir davranışta bulunduğumda. Neler yapmazdım ki ondan onay almak için. Anamla babam tarlaya gider gitmez sobayı harlar, güğümü üzerine koyardım. Sonra hiç beklemeden onların döşeğini, yorganını dürer, duvarın dibine üst üste dizerdim. Dokuz, on yaşında ya vardım ya yoktum. Kardeşimin biri dört, diğeri iki yaşlarındaydı. Ne muhtaç yaşlar… İlgilenilmeye ihtiyaçları vardı. Sevgiye, ilgiye de… Tıpkı köpeğimiz Karaman’ın olduğu gibi.

Güğümdeki su kaynamaya durmadan hemen bahçeye koşar, onun yemeğini verir, başını okşar, severdim. Sonra da usul usul tembihlerdim onu: “Aman oğlum, olur olmaz havlama. Kimsenin tavuğuna göz dikme. Komşuların tarlasına girip de talan etme, olur mu?” Dinlerdi de vallahi. Aynı benim anamı dinlediğim gibi. Ödüllendirirdim onu, önüne biraz daha fazla lokma koyardım. Aynı anamın bana yaptığı gibi. Olması gerektiği gibi yaşadım ben. Sonra eşim olacak adama da aynısını yaptım. Beni sevsin, takdir etsin diye neler yaptım neler… Takdir etmekte de cimri davranırdı, tıpkı eli sıkı olduğu gibi. Daha çok ilgilendim, daha çok çabaladım gözüne girmek için, sevilmek için. Ama sevmedi. Sevseydi o kadın için evi barkı terk edip gider miydi? Hele de kendinden başkasını düşünmeyen bir kadın için… Ona bakamazdı ki o. Bir gün uzaktan görmüştüm onları. Benimkinin ellerinde poşetler, marketten çıkıyorlardı. Zor yürüyordu, yere çökecek gibiydi Hüseyin. Kadın bir tane bile ağırlığı almadı elinden. Ben böyle miydim ya? Ona kıyamazdım, taşır götürürdüm poşetleri eve. Ama işte… “Döner gelir.” dedim ama gidiş o gidiş. Biz çocuklarla büyük şehre göç edince bir daha da görmedim onları. Bizi arayıp bulacak, hatasını anlayacak diye düşündüm ama olmadı. Zaten hayat öyle hızlı geçti ki…

Şimdi bu karanlık sokakta, kıyıl kıyıl yağan yağmurun altında yürürken bunlar nereden aklıma geldi, bilmiyorum. İçim uzun süredir ilk kez bu kadar hafif ve her şeyden bağımsız, sadece kendim için atıyor. Ağırlıklar sırtımdan indi sanki. Bundan olabilir mi? Demek ki insan kendini yıllarca sandıklara kapatıp üstüne kilit vurunca böyle oluyormuş. O sandık açılmaya görsün, ilk kez kendin için yaşamanın tadına varınca insan bir fırtınaya kapılıp gidiyor. İlk defa kendim için bir karar aldım. Onu uygulamak bugüne nasip oldu. Ne olacaksa olsun artık. Aklımı mı oynattım acaba? Anam böyle derdi: “Aklını mı oynattın kızım? Bu ne hâl? Çabuk değiştir üstündekileri. Baban istemez böyle. Bak, sevmem seni artık.” İnsanın heveslerinin delilik sayıldığını o zaman kazımıştım beynime. İsteklerimin sevilmemeye sebep olduğunu… Ona kendimi sevdirmek için istediklerini yapmam gerektiğini de. “Anne, çocuğun dünyaya ilk açılan kapısıdır.” demişti Münevver’in kızı. Yine bilmişlik taslayıp bir şeyler anlatıyordu bize o gün. Güya benim kız onun için bu kadar kendini ezdiriyormuş, kocasına karşı gelemiyormuş. Gidip ona böyle davranacak birini bulmuş. Laf işte! Ne yapacaktım? Kocasına karşı geldiğinde ne olacaktı? Kapıda bulacaktı kendini. O zamanlar öyle düşünüyordum. Annemin dediği gibi “kafayı oynatmamdan” önceydi bunlar. Hüseyin’in şimdi de üstümden para kazanmak istemesinden önceydi bunlar. Koca karıyım ya artık. Yanlış anladım herhâlde diye düşündüm ama… Ama dün geceye kadar…

Yağmur sesinin o iç ferahlatan tınısı arasından bir uğultu ulaşıyor kulağıma. “Deli karı! İşte şimdi bittin. Öldüreceğim seni! Orospu!” Sözler arkamdan fırlatılmış bir taş gibi gelip sırtıma çarpıyor. Caddeye açılan dar yola yalnızca birkaç adım kalmışken ayaklarım ilerlemek yerine geri çekiliyor. Elimdeki şemsiyeyi yavaşça kapatıyorum. Yağmur hiç durmadan yağıyor. Soğuk damlalar başımdan süzülüp yüzüme, boynuma, omuzlarıma karışıyor. Birkaç saniye sonra sırılsıklam kalıyorum ama umursamıyorum. Kendimi yağmurun insafına bırakıyorum. “Orospu!…” Kelime içimde yankılanıyor. Sanki yıllardır biriken bütün kırgınlıkların, aşağılanmaların ve suskunlukların üzerine bırakılmış paslı bir mühür gibi. Başımı gökyüzüne kaldırıyorum. Yağmur yüzüme sertçe vuruyor. Gözlerimi kapatıp damlaların tenimde dolaşmasına izin veriyorum. Belki bu yağmur, o kelimenin bıraktığı kiri söküp alır. Belki hücrelerime kadar işleyen o acıyı yıkar.

Bedenim yön değiştiriyor usulca, geldiğim yolu tekrar yürüyorum. Yavaş yavaş, yağmuru incitmeden beni yıkayan damlalara karşı koymadan. İçimde sanki ilk doğduğum ana yürür gibi bir his var. Ses o kadar yakınlaştı ve küfürler o kadar arttı ki… Haddimi bilip dizlerimin üzerine çöküp özür dilemem, beni affetmesini beklemem gerekiyor. Dizlerimin üzerine çöküyorum. Gözlerim gözleriyle birleştiğinde yüzünde daha önce görmediğim bir ifade beliriyor. Korku mu? Şaşkınlık mı? Yoksa ilk defa bana saygı mı duyuyor? Beni görüyor ilk defa, bence. Yıllardır saklanan beni… Sandıktan çıkan beni. Bu kadarını tahmin etmiyordu herhâlde. Yüzündeki titreyen her bir seğirmeyi dikkatle izliyorum. Sonra bıçağı bu sefer kalbine saplıyorum.

İlgili Haberler

486. Yılında Akdeniz Bir Türk Gölü

okuryazarkitaplar

Kızıl Gezegen

KÜBRA ÇAKAR

“Kapak” Kelimesinin Etimolojisi

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...