Osman Gözmen
Abbas Sayar’ın “Yılkı Atı” Romanının Tahlilî
Abbas Sayar’ı edebiyat dünyasında hak ettiği konuma getiren eseri, hiç şüphesiz “Yılkı Atı”dır. Yılkı Atı, ilk defa 1960 yılında müellifin kendi dergisi olan “Bozok”ta tefrika edilir. 1970 yılında kitaplaşan bu muhteşem eser, bir sene sonra yani 1971 yılında müellifine “TRT Roman Başarı Ödülü’’nü kazandırır.
Yılkı Atı, edebiyatımızın en dokunaklı ve sembolik romanlarından biridir. İç Anadolu’da geçen roman bölgenin sert doğasını, yoksulluğu, insan ve hayvan ilişkilerini ve yaşam mücadelesiyle mezc olmuş bir özgürlük arayışını anlatır. Romanda yaşlandığı için artık işe yaramayan ve bu sebeple sahibi İbrahim tarafından yılkılığa bırakılan Doru’nun hikâyesi, bir nakış gibi işlenir. Yılkı, atların kışın doğaya salınması anlamına gelmektedir. Yılkıya bırakılan atlar yaşayabilmek için soğuk, açlık, kurt sürüleri gibi tehlikelerle mücadele etmek zorunda kalır. Romanda Doru’nun bu süreci geçirirken sadece fiziksel değil aynı zamanda içsel değişimi bölge halkının yerel lisanıyla ilmek ilmek işlenir. Abbas Sayar bu konuda o kadar başarılıdır ki romandan “Dorukısrak”ı çıkarıp onun yerine bir insan bırakırsanız, roman bir anda insanıkâmil olma serüvenine dönüşür. Zira Doru tamamen sembolik bir karakterdir ve bu karakter bize emek ve sadakatin insanın bencil fıtratı yüzünden çoğu zaman nasıl karşılıksız kaldığını gösterir. Romanda, Doru’nun sahibi olan ve onu yılkılığa bırakan İbrahim, pragmatik düşünceyi temsil eder. Doru ise başlangıçta karnı doyup sıcak bir ahırda yaşayabildiği için özgürlüğün değerini bilmeyen bir durumdadır. Fakat yılkıya bırakıldıktan sonra özgürlüğün tadına vararak eski haline ikrah etmeye ve başta yavrusu olmak üzere tüm ahır hayvanlarına acımaya başlar.
Romanın dili şiirsel ve liriktir. Mahallî lisan ile yazılması esere ayrı bir letafet katmıştır. Doğayı oldukça güçlü betimleyen yazar, karakterlerin iç dünyalarını gerçekçi bir dille anlatmış ve en derin hislerine kadar nüfuz edebilmiştir. Abbas Sayar’ın üslubu içten, duygusal ve doğayla bütünleşiktir. Diyaloglar kısadır ve sadece köylülerin kendi aralarındaki muhaverelerinde görünür. Bununla beraber iç monologlar gayet güçlüdür. Zamanı kullanırken yazar, yer yer geri dönüşlere başvursa da genel olarak kronolojik bir anlatımı ihtiyar etmiştir. Ayrıca Abbas Sayar’ın üslubunun en güzel tarafı, doğa tasvirleriyle karakterlerin iç dünyasının paralel işlenmesidir. Mesela romanda geçen fırtına, hem bir doğa olayı olarak hem de Doru’nun iç hesaplaşması olarak düşünülebilir. Karlı dağlar hem zorlu hayat mücadelesini hem de bu mücadelede yalnız kalan bireyleri anlatmaktadır.
Roman genel çerçeve itibariyle bir “köy romanı” olsa da bağlamı, anlatım teknikleri ve odak noktası gibi hususiyetlerle bu kategoriyi fersah fersah aşarak evrensel hüviyete ulaştırmıştır. Ne var ki romanda yerel lisanın ağır bir şekilde kullanılması ve yerel halkın sıklıkla kullandığı deyimlerin hatırı sayılır bir yer tutması bu muazzam eserin tercümesini bir hayli zorlaştırmıştır.
Özetle; varoluşsal mücadele, varlık mertebeleri arasındaki çatışma ve dönemindeki köylülerin cahillik ve sefaletle mücadeleleri, Abbas Sayar gibi güçlü bir kalemle gözler önüne serilmektedir. Hiç şüphesiz bu eser edebiyatımızda dönüm noktası olmuş bir şaheserdir.

