Hakan Cucunel
Gül kokulu yaprakları Kur’an’ların
Okundu, hatmedildi.
Uyumuş sanılan boğazın suları
Uzandı bin yıllık anlamıyla
Marmara’ya…
Zıllulah-ı fil-âlem
Yavuz Selim Han’dan emrolundu.
Ve sefer salındı Çaldıran’a…
Güneşler doğdu,
Güneşler battı,
Aylar bedir oldu
Hilale yattı,
Kurtlar uludu bozkırda
Çakallar sızlandı,
Düşlerinde yeşili gören toprak
Ve bozkırda yalnız bir ağaç
Temaşa eyledi
Orduyu hümayunu,
Ve vasıl oldu yegâne-i zaman
Facia-yı devran
Turna telleriyle süslü sorgucuyla
Yavuz Selim Han Taife-i Kızılbaş ordusuna.
Yağmur Baba tepesinde
Çıplak ayaklı
Çömelmiş bir adamın gözleri
Ovaya baktı.
Manda derisinden kesilmiş koşumlar
Öküzlerin terinden sırılsıklamdı.
Yorgun
Yaralı
Köpürmüş atlar
Ve öküzler
Ölü bedenlerin başında şaşkın
Ve bitkin duruyorlardı.
Kötü giyimli
Sakalı bıyığı hiç kesilmemiş
Defter edilmiş Türkmenler
Elleri arkadan bağlı,
Ayakları çıplak
Diz üstü çökmüş
Çaldıran Ovasını perişan eden
Görünüşüne bakıyorlardı.
Etrafta
Yaralı
Can çekişen
Ölmeye çalışan
At,
Öküz
Ve her iki taraftan
Savaşçıların kıpırdanışları
İnilti ve hırıltıları vardı.
Bedenler,
Selle gelmiş ağaç kütükleri
Ve kırık dallar gibi
Düzensiz,
Karmakarışık
Ve şimdi olmayan bir gücün
Durdurulmaz rüzgârıyla savrulmuşlardı.
Oklar,
Mızraklar,
Baltalar,
Palalar,
Ve kalkanlar toplanıyordu
Yeniçeriler tarafından.
Ufakça bir tepe gibiydi
Savaşçıların toplanan silahları.
Alınan palanın kabzasının boşluğu
Savaşçıların elindeydi henüz.
Ve kolları seğiriyordu
Saatler süren
Boğuşmanın ardından.
Çömelmiş adamın gözleri
Baktı tepeden,
İki inançtan geriye kalan bu manzaraya
Alışamıyordu bir türlü.
Sanki yaralardan akmakta olan kan
Bitmiyor,
Tükenmek üzere olan nefesler
Tükenmiyordu.
Savaşçıların bakışları
Batmıştı birbirlerinin yüzlerine
Zamansız kırılan kılıçlar,
Yarılan kalkanlar,
Kıvrılan bıçaklar gibi
Ilık ılık kanatıyordu.
Sırmalı,
Zümrütlü kavukları gördü
Tepeden bakan adamın gözleri,
Giriyordu,
Perişan kılıklı
Aç ve çıplak ayaklı
Türkmen esirlerin arasına
Âl-i Osmaninin sahibi.
Altın üzengili Karabulut’un üzerinde
Sinirli
Kibirli
Ve dimdik duruyordu Yavuz.
Bitlisli İdris temenna eyledi,
Cümle aşiret askeri diz çöktü,
Sildiler ellerinin kanını çakşırlarının
Kaba dokunmuş bezine,
Ve bir kez daha hayran oldular
Güçlü olanın azametine.
Yolunun üzerinden kaldırıldı cesetler,
Saf edildi
Sıra sıra
Çiftsiz çubuksuz Türkmenler,
Hamza Saru Görez’den icazetli yeniçeriler
Boğa sidiğinde çeliklenmiş ağır palaları
Yağlı deri kınlarından sıyırıp
Bir ince bilediler,
İri eller
Gürgen sapları kavradı,
Deniz suyu içmiş gibi kavrulmuş
Kurumuş boğazlarına Türkmenlerin
Ağır palalar salındı,
Güneşin ilk değdiği yanlarını öperdi
Kayaların bu ağızlar
Son kez öptü toprağı
Kurumuş, çatlamış dudakları.
Ve gün batımından sonraya kadar
Devam etti başların vurulması.
Şimdi üzerinde İsmail ile
Doludizgin koşuyordu atı
Ve Safevi mülkü değildi artık
Kanlı Çaldıran ovası.
Editör: Orhan Özer

