Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

Aynadaki Yabancı ve Sessiz Vedalar 1. Bölüm

perihan koçyiğit
Perihan Koçyiğit

İçimizdeki Sarmaşıklar Ve Yarım Kalmışlık Hissi

​Hayat bazen, iki adım ötesi bile görünmeyen, sisli ve hırçın dalgalarla boğuşan karanlık bir deniz gibidir. Bugün aynaya bakıp o yorgun, o yabancı yüzü süzmek yerine doğrudan kendimi karşıma alıyorum. Ruhumun en derin, en kuytu, en kimsesiz yerinden sizinle konuşuyorum. Ben eskiden beri az konuşan, sustukça içine kütüphaneler dolusu acı, sayfalarca kırgınlık sığdıran o sessiz kadındım. Kim kalır, kim gider, kim yürekten sever, kimin gülüşü sahtedir?  Hepsini daha olaylar başlamadan, o doğuştan gelen sezgisel terazimle ölçer, bir sarraf gibi tespit ederdim.
Herkes benden hayatın kaba detaylarını, yüzeysel gerçeklerini beklerken ben onlara hep ruhumun en ince hassasiyetini sundum. Çünkü benim dünyamda “küçük” diye bir şey yoktur. Bir bakışın soğukluğu, bir sözün esirgenişi koca bir ömrün pusulasıdır benim için. Kalbimi öyle ulu orta, her geçene açamam; seversem sonuna kadar, sonsuz bir sadakatle mühürlenirim o kalbe. Gönül yolgeçen hanı değildir, öyle paldır küldür gidilmez. Ama eğer bir gün arkama bakmadan gidersem, bilin ki bu basit bir ayrılık değildir; bu, bir ruhun kendi elleriyle imzaladığı ebedi bir vedadır.

Kafamdaki düşünceler, seyrek ve gri bulutlar gibi tam tepemin ortasında, gitmekle kalmak arasında asılı duruyor. Babam ikide bir Hz. Ali’nin o kadim sözünü kulağıma küpe eder hatırlatırdı: “İnsanların içinden bir insan gibi ol; herkes gibi görün ama sadece kendin ol.” O çocuk yaşlarımda, bu sözün omuzlarıma yüklediği o devasa ağırlığı, o bilgeliği anlayamazdım. Şimdi bir elma ağacı düşünün. Dışarıdan bakınca dalları, yaprakları, meyvelerinin rengi ne kadar da bir, ne kadar da birbirine benzer, sıradan görünür. Oysa bir bıçak darbesiyle içine sızsak kimi bal gibi tatlı, kimi zehir gibi ekşi, kimi mayhoş; kimi kan kırmızısı bir isyan, kimi körpe yeşil bir umuttur. İnsanoğlu da tıpkı o elmalar gibidir; sadece dış kabuğuna bakarak bir insanın özü, yüreğinin rengi hakkında hüküm veremezsin.

​İnsan her şeyden önce iradesine, o içindeki asil ve dokunulmaz güce sahip çıkmalı. Kendi duygusunu, kendi hür düşüncesini asla bir başkasının insafına, bir başkasının kirli ellerine bırakmamalı. İnsanların dudaklarından dökülmekten imtina ettiği kelimelere değil, asıl o kelimelerin arkasına, o sessizliğin içine gizledikleri gerçek niyetlerine bakmalı. Bu yaşıma kadar bin bir badireyle, düşe kalka, kanaya kanaya geldim. Bu saatten sonra kendim hariç herkes için, her şey için elimden geleni yapmış biri olarak; ne kazanacak bir hırsım ne de kaybedecek bir korkum kaldı. Yıllardır beynimin içinde bir hücre hapsinde bocalayan o anlamlı ve anlamsız kelimeler, nihayet bir çıkış yolu buldu.

Düşüncelerimiz bazen o arsız, o dırdırcı komşular gibidir. Biri geliyor, beyninin tam merkezine yerleşiyor ve durmadan olumsuzluk fısıldıyor. Eğer bu karanlık sese teslim olursan, o zehir senin tüm benliğine yerleşir. Kendini o kötü sözlere odaklarsın ve sonra tüm dünyayı, tüm o güzel pencereleri kendi üzerine kapatırsın. Oysa irade denen o muazzam kalkan var! Düşüncelerini kontrol etmeli ve bir başkasının seni bir kukla gibi, bir köle gibi yönetmesine asla izin vermemelisin. İşte o zaman hayatın rengi değişir, yaşanacak hale gelir. Gerçeklerle yüzleşmek ne kadar can yakıcı olsa da, sonunda insanı özgürleştirir. Bakış açımızı değiştirmek bizim elimizde. Bizi gerçekten sevenlerin gölgesinde serinlemeliyiz; bizi sadece “kullanan”, ruhumuzu yoran o toksik kişilerin gölgesinde serinlemez, bunalırsın. Toksik ilişkiler insanı yorar.

Unutmayın, rüzgâr her zaman dalları kırmak için gelmez; bazen yapraklarını tazelemek, seni yeniden yeşertmek için eser. Bu yüzden sabret, şükret ve her daim dua et. Bakış açın değiştiğinde, koca kâinat da seninle birlikte değişir. Beynin bir sineği nasıl bir tehdit ya da bir detay olarak algılıyorsa, vücudunun tepkisi de öyle değişir. Her gün kendimize sormalıyız: “Ruhumuzun asıl ihtiyacı nedir, kendimiz ve bu dünyayı nasıl daha güzel bir yer yapabilirim?” Sen böyle güzel fikirler üretince, mutluluk zaten nazlı bir misafir gibi gelip kapını çalar. Bazen biz ne kadar çırpınsak da her şey olacağına varır. Karşındakinin bakışları sana bir şey yansıtmıyorsa onun için sen bir hiçsen kendi karanlığında bırak.

​Bazen konuşmam, hakkımı savunmam gereken o en can alıcı noktada sustuğum için kendime çok kızıyorum. Kölelik kâğıt üzerinde çoktan kalktı ama birinin gölgesi, birinin ipoteği ve baskısı altında nefes almaya çalışmak asıl kölelik değil miydi? Kölelik sadece zincirlerle olmaz; hem ruhen hem bedenen hem de iliklerine kadar hissedilerek yaşanan bir prangadır. Başkasının emrine, hevesine itaat edip kendi kutsal duygularını yaşayamamaktır kölelik. Bazen kendi iradesizliğimizden düşeriz bu çukura, bazen de hayatın mecburiyetleri iter bizi.

Ben bu yaşıma kadar annesinin, babasının sıcak sevgisini, o iyileştiren merhametini tatmadan büyümüş biriyim. Bir kez olsun saçım şefkatle okşanmamış, bir kez olsun “sen değerlisin” diye kucaklanmamışım. Küçük bir kır çiçeği, yaban gülüyüm ben. Sevgisiz büyüyen bir çocuk olduğum için birinin bana sevgi, ilgi göstermesi her zaman bir yalan gibi gelirdi. Kim, ne diye sevsin ki beni? Annenin, babanın bozkırın ortasına bıraktığı o savunmasız çocuğu ancak kargalar kovalar. Kimsenin beni başına alıp taç etmesini hiç beklemedim. Bu yüzden içimde kimseye ne bir kırgınlık ne de bir dargınlık var. Ben küçüklüğümden beri sevgisizliğe, ilgisizliğe alışkınım.

​Biri yanımda sevgi dolu bir söz fısıldasa, iltifat etse önce bir sağıma soluma bakıyorum; “Bu ben miyim?” diye şaşırıp afallıyorum. Hayatımı mutluymuş gibi yaşamaktan, içim kan ağlarken dışa gülmekten, çok yoruldum. Artık eski ben değilim; kendim olmaya, kendi yolumu bulmaya çalışıyorum. Adımlarım sayılı halde ancak yazarak, çizerek şifa buluyorum. Geçmişimin gölgesinde kalmak istemiyorum, geleceğe ışık tutmak istiyorum. İçimde sönmeyen bir okuma yazma tutkusu, bir yangın var; bir de o hiç bitmeyen sevgisizlik ve yalnızlık korkusu…

Hayatımın buraya kadar olan kısmına dönüp baktığımda, asıl fırtınanın bundan sonra başlayacağını bilmiyordum. Acemi bir balık gibi, masmavi göründüğü için kandığım o derin göle atladım. O gölün beni boğacağını, dibindeki sarmaşıkların ruhumu bir ahtapot gibi sarıp nefessiz bırakacağını hiç hesap etmemiştim. Zaman, bazı anlarda akmayı bırakır; zift gibi koyulaşıp insanın göğsüne oturur. Gökyüzü o sabah, henüz dökülmemiş bir sağanağın ağırlığını taşıyordu. İçimde yıllardır dinmeyen o fırtına, kayalara çarpa çarpa durulmaya çalışırken, ben hayatı “mutluymuş” gibi oynamaktan yorgun düşmüş bir gölgeydim.

Toprağın, kara bağrından sökülmüş, ikliminden ayrılıp bir saksıya dikilmiş küçük bir kır çiçeği, yaban gülüydüm ben. Suyum vardı, güneşim, toprağım vardı; her şeyim vardı ama ruhum o saksının porselen çeperlerine sığmıyordu. Ben yağmurda çamura belenerek, bozkırın güneşinde kavrularak var olmayı bilenlerdendim. Hangi ışık aydınlatabilirdi ki yüreğimde saklı kalan o karanlık odaları? Hayatı yaşayarak zaten çok yorulmuştum…

​Benim asıl hikâyem, işte o görünmezliğimin içinde, o ıssızlıkta başladı. Adım Ayşe de olabilirdi, Fatma da… Bir gölgeden farksızdım. Sadece bir kez olsun sesimin duyulmasını, adımla sevginin aynı cümlede yan yana gelmesini istemiştim. Olmadı. Bu metin sadece benim değil; susturulan, yok sayılan, yaşamın o sarmaşıklarıyla boğulan tüm kadınların ortak feryadıdır. Yıllarca yoklukla, yoksullukla, en çok da sevgisizliğin o ağır “hiçlik” duygusuyla mücadele ettim ama dünya için hep bir “hiç” olarak kaldım. Kimse gelip de “Sen nasılsın, yüreğin ne âlemde?” diye sormazdı. İçimde devleşen yalnızlık beni sessiz, karanlık bir gölgeye çevirdi. Kardeşlerim bahçede kahkahalarla oynarken, ben hep bir kenara çekilip toprağı eşeler, gökyüzüne bakardım. Gökyüzü, bana bu dünyada yer açan tek sığınaktı; bulutlarla konuşur, onlarla masallar kurardım. Bir çocuğun tek oyun arkadaşı bulutlar olabilir miydi? Benim olmuştu işte.

İlgili Haberler

Acı

Comcini

Olma İhtimali

KÜBRA ÇAKAR

Sıska Adam

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...