Şükrü Üzcan ile Gönüllülüğün Gücü Üzerine Bir Röportaj
Hayatı değiştirmek için bazen devrim niteliğinde kararlara değil, sadece eğilip yerden alınan bir poşete ihtiyaç duyuluyor. Şükrü Özcan, kaleme aldığı “İyilikle Büyüyen Adımlar – Gerçek Gönüllülük Hikâyeleri” adlı kitabında, tam olarak bu sessiz ama güçlü başlangıcın hikâyesini anlatıyor. Bir mahalle köşesinde tek bir kişinin attığı o küçük adımın, zamanla nasıl yüzlerce kalbe dokunan kitlesel bir iyilik hareketine dönüştüğünü tüm samimiyetiyle gözler önüne seriyor.
Günümüz dünyasında iyiliğin sosyal medya pencerelerinden sunulan bir gösteriye dönüştüğü anlara sıkça şahit oluyoruz. İşte tam bu noktada Şükrü Üzcan, “samimi iyilik” kavramını yeniden hatırlatıyor. Kameraların olmadığı, alkışların duyulmadığı anlarda bile sahada kalmanın, kütüphanesiz okul bırakmamak için ter dökmenin ve geleceğe umut tohumları ekmenin gerçek anlamını okuyucuyla paylaşıyor. Pes etme noktasına geldiği anlardan, çocukların gözlerindeki o tarifsiz heyecanla yeniden ayağa kalktığı günlere kadar tüm içtenliğiyle konuşuyor.
“Bir kişi başlar, her şey değişir” mottosuyla yola çıkan ve Serüven Yayınevi etiketiyle okurlarla buluşan bu ilham verici eserin arkasındaki isimle keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. İçinizdeki o iyilik kıvılcımını harekete geçirecek, sizi de bir adım atmaya davet edecek samimi röportajımız ile sizleri baş başa bırakıyoruz.
Sevgili Şükrü Üzcan kitabınızın arka kapağında “Her şey bir mahalle köşesinde eğilip alınan ilk poşetle başlar.” diyorsunuz. Sizi o ilk poşeti almaya ve bu bireysel eylemi kitlesel bir iyilik hareketine dönüştürmeye iten temel motivasyon neydi?
Her şey gerçekten bir mahalle köşesinde eğilip alınan ilk poşetle başladı. O gün amacım bir hareket başlatmak değildi; sadece rahatsız olduğum bir görüntüye kayıtsız kalamamaktı. Ama zamanla şunu fark ettim: İnsan bazen küçücük bir adım attığını sanıyor, oysa o adım başkalarının içinde de bir şeyleri harekete geçiriyor. Beni motive eden şey hiçbir zaman “tanınmak” olmadı. İçimde hep şu düşünce vardı: Eğer ben görüp geçiyorsam, yarın herkes görüp geçecek. Bir kişinin durup eğilmesi gerekiyordu. Ben sadece o ilk kişi oldum.

Sosyal medyada paylaştığınız bir gönderide “Bu kitabı çıkartma amacım, yalnızca yaşadıklarımı anlatmak değildi,” diyorsunuz. Okuyucunun son sayfayı kapattığında kalbinde ve zihninde tam olarak hangi duygunun uyanmasını hedeflediniz?
Bu kitabı yazarken amacım yalnızca yaşadıklarımızı anlatmak değildi. Ben okuyucunun kitabı kapattığında şunu hissetmesini istedim: “Ben de bir şeyleri değiştirebilirim.” Çünkü çoğu insan iyiliğin büyük imkânlarla yapılacağını düşünüyor. Oysa bazen bir saatini ayırmak, bir çocuğun hayatına dokunmak ya da bir sahili temizlemek bile çok büyük değişimlere sebep olabiliyor. İnsanların kalbinde umut, zihninde ise harekete geçme isteği bırakmak istedim.

Gerçek gönüllülük hikâyelerini kaleme alırken, günümüz dünyasında sıkça karşılaştığımız “gösterişçi iyilik” ile sizin savunduğunuz “samimi iyilik” arasındaki o ince çizgiyi nasıl tanımlıyorsunuz?
Bence gösterişçi iyilik ile samimi iyilik arasındaki fark çok basit: Biri görünmek için yapılır, diğeri gerçekten fayda olsun diye. Samimi iyilikte kamera olmasa da devam edersiniz. Alkış olmasa da aynı emeği verirsiniz. Biz yıllarca kimsenin görmediği yerlerde çalıştık. Çünkü mesele paylaşım yapmak değil, gerçekten bir iz bırakabilmekti. Elbette sosyal medya bugün insanlara ulaşmak için bir araç ama iyiliğin merkezine gösteriş girdiği anda ruhu zedeleniyor.
Paylaştığınız görsellerde İsmail Şekip Uyal Ortaokulu gibi birçok yerde kütüphane tadilatı ve kurulumu yaptığınızı görüyoruz. Bir çocuğun hayatına dokunmanın, bir okulun hikâyesini güzelleştirmenin sizin üzerinizdeki duygusal yansıması nasıldır?
Bir okulun değişimine katkı sunmak, bir çocuğun kitaplarla buluşmasına vesile olmak benim için tarif edilmesi zor bir duygu. Çünkü bazen bir çocuğun yüzündeki heyecan, yaptığınız bütün yorgunluğu unutturuyor. Şunu çok net gördüm: Bir çocuğun hayatına dokunmak aslında geleceğe dokunmak demek. O yüzden yaptığımız her kütüphane çalışması, sadece boya badana değil; umut inşa etmek gibiydi.

İyilik yolculuğuna “bir poşetle başlayan” ancak zamanla “yüzlerce insana dokunan” bu süreçte hiç “acaba başaramayacak mıyım?” dediğiniz, pes etme noktasına geldiğiniz bir an oldu mu?
Evet, çok oldu. Yorulduğumuz, destek bulamadığımız, yanlış anlaşıldığımız zamanlar da oldu. Hatta bazen “Acaba gerçekten bir şeyi değiştirebiliyor muyuz?” diye düşündüğüm anlar yaşadım. Ama sonra sahada küçücük bir değişimi görmek bile yeniden ayağa kalkmamı sağladı. Çünkü bu yolculukta en büyük güç, insanların gözündeki samimi teşekkür duygusuydu. O size devam etmeniz gerektiğini hatırlatıyor.
Kitabınızda iyiliğin nasıl bir “biz” olma hikâyesine dönüştüğünü anlatıyorsunuz. Tek bir kişinin başlattığı bu kıvılcımın, bugün dev bir yardım ekibine dönüşme sürecinde sizi en çok şaşırtan olay neydi?
Beni en çok şaşırtan şey, insanların aslında iyilik yapmak için bir kıvılcım beklediğini görmek oldu. İlk zamanlarda yalnızdım ama sonra hiç tanımadığım insanlar gelip “Biz de varız” demeye başladı. Bir süre sonra fark ettim ki mesele sadece çöp toplamak ya da etkinlik yapmak değilmiş; insanlar bir aidiyet hissi arıyormuş. Belki de en güzel tarafı buydu: Bir kişinin attığı adımın, başka insanların içinde de cesaret oluşturması.

“Belki bir genç okur ve harekete geçer…” diyerek umudunuzu dile getiriyorsunuz. Özellikle bir şeyler yapmak isteyip de nereden başlayacağını bilemeyen gençlere kitabınız hangi somut adımları öneriyor?
Gençlere hep şunu söylüyorum: Büyük şeyler yapmak zorunda değilsiniz. Başlamak yeterli. Çünkü insanlar genelde mükemmel zamanı bekliyor ama iyilik bekleyince değil, harekete geçince büyüyor. Kitapta özellikle bunu anlatmaya çalıştım. Bir poşet almak, bir hayvana su bırakmak, bir çocuğa kitap ulaştırmak… Bunların hepsi başlangıç olabilir. Önemli olan ilk adımı küçümsememek.
“İyilikle Büyüyen Adımlar” bir son mu yoksa yeni projelerin, yeni kitapların ve daha geniş kapsamlı gönüllülük hareketlerinin ilk adımı mı?
Ben bu kitabı bir son olarak görmüyorum. Tam tersine, bu yolculuğun yeni başlangıçlarından biri gibi hissediyorum. Çünkü anlatılacak daha çok hikâye, dokunulacak daha çok insan var. Eğer bu kitap bir kişinin bile hayatında bir kıvılcım oluşturursa, benim için en büyük başarı bu olur. Bundan sonra da hem sahada üretmeye hem yazmaya devam etmek istiyorum.
Günümüz dünyasında iyiliğin sosyal medya pencerelerinden sunulan bir gösteriye dönüştüğü anlara sıkça şahit oluyoruz. İşte tam bu noktada Şükrü Üzcan, “samimi iyilik” kavramını yeniden hatırlatıyor. Kameraların olmadığı, alkışların duyulmadığı anlarda bile sahada kalmanın, kütüphanesiz okul bırakmamak için ter dökmenin ve geleceğe umut tohumları ekmenin gerçek anlamını okuyucuyla paylaşıyor. Pes etme noktasına geldiği anlardan, çocukların gözlerindeki o tarifsiz heyecanla yeniden ayağa kalktığı günlere kadar tüm içtenliğiyle konuşuyor.