Okuryazarkitaplar
EdebiyatEdebiyat MakaleManşet

Türk Dünyasının Yetimleri

Salih ALTINIŞIK

Bazen bir ailenin hikâyesi, bir milletin vicdanına yöneltilmiş en ağır soruya dönüşür.

Sovyetler Birliği döneminde Özbekistan’dan ayrılmak zorunda kalan bir aileyi düşünün. Önce Afganistan’a sığındılar. Ardından Sovyet ordularının Afganistan’ı işgaliyle yeniden göç yollarına düştüler. Bu kez Suudi Arabistan’a gittiler. Aradan yaklaşık yarım asır geçti. Çocukları orada doğdu, torunları orada büyüdü. Üç nesildir aynı ülkede yaşıyorlar. Ama hâlâ oraya ait değiller. Ne tam anlamıyla vatandaşlar ne geleceğe güvenle bakabiliyorlar ne de kendilerini koruyacak bir devletin güvencesini hissedebiliyorlar.

Ortak Bir Kaderin Anatomisi

Bugün dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan yüz binlerce Türkistanlı; Özbek, Türkmen, Kırgız, Kazak, Uygur ve diğer Türk topluluklarının önemli bir kısmı benzer bir kaderi paylaşmaktadır. Kimileri savaşlardan kaçtı, kimileri rejim baskılarından kurtulmaya çalıştı, kimileri ise tarihin sert rüzgârları karşısında yurtlarından koparıldı. Ancak aradan geçen onca yıllara rağmen birçoğu hâlâ kalıcı bir aidiyet duygusuna ve güvenli bir geleceğe sahip değildir.

Bu mesele sadece göç meselesi değildir. Bu mesele insan meselesidir. Bu mesele kimlik meselesidir. Bu mesele aidiyet meselesidir. Bir insanın vatansız kalması yalnızca pasaport sahibi olmaması anlamına gelmez. Vatansızlık; geleceğini planlayamamak, çocuklarının yarınından emin olamamak, yaşadığı toprağın gerçek sahibi hissedememek demektir. Bir çocuğun “Ben nereye aitim?” sorusuna cevap verememesi, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir travmadır.

Bugün Türk dünyasının farklı bölgelerinde ve dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan birçok soydaşımız tam da bu duyguyla yaşamaktadır. Kimileri üçüncü nesildir sürgün hayatı sürmektedir. Kimileri çocuklarını Türkiye’de okutmak istemekte, fakat çeşitli bürokratik engeller nedeniyle bunu başaramamaktadır. Kimileri ise ömürlerinin büyük bölümünü geçirdikleri ülkelerde hâlâ misafir muamelesi görmektedir.

Tarihin Yüklediği Sorumluluk ve Devlet Geleneği

Oysa Türk devlet geleneği tarih boyunca yalnızca kendi sınırları içerisinde yaşayan insanlardan sorumlu olduğunu düşünmemiştir. Asırlar boyunca Türk devletleri ve özellikle Osmanlı kendisini yalnızca bir siyasi otorite olarak değil aynı zamanda mazlumların sığınağı olarak görmüştür. Bu anlayış milletimizin hafızasında ve devlet geleneğimizde derin izler bırakmıştır.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti, Türk dünyasının en güçlü ve en etkili merkezlerinden biridir. Sahip olduğu ekonomik kapasite, kurumsal gücü, diplomatik etkisi ve tarihî birikimiyle milyonlarca insan için umut kaynağıdır. Bu güç aynı zamanda sorumluluk da yüklemektedir. Çünkü tarih sadece miras bırakmaz; tarih görev de yükler.

Bugün Türkiye’nin Türk dünyasıyla geliştirdiği ilişkiler son derece değerlidir. Ancak artık mesele yalnızca devletler arasındaki diplomatik temaslardan ibaret olmamalıdır. Türk dünyasının sahipsiz, dağılmış ve unutulmuş insanları da bu büyük vizyonun bir parçası hâline gelmelidir.

Stratejik ve Kurumsal Adımlar

Dünyanın birçok ülkesi tarihi, kültürel veya etnik bağları bulunan topluluklar için özel vatandaşlık, eğitim ve oturum programları uygulamaktadır. Türkiye de benzer şekild, Türk kökenli topluluklara yönelik uzun vadeli ve kurumsal politikalar geliştirmelidir.

  • Eğitim burslarından özel vize programlarına
  • Uzun süreli oturum imkanlarından nitelikli vatandaşlık modellerine kadar birçok adım değerlendirilebilir.

Bu sadece insani bir sorumluluk değil aynı zamanda stratejik bir gerekliliktir. Çünkü Türk dünyasının yetişmiş insan kaynağı, Türkiye’nin gelecekteki en büyük güç unsurlarından biri olabilir.

Ancak mesele yalnızca soydaşlarımızdan da ibaret değildir. Türk milletinin tarih boyunca en büyük özelliği, mazlumun kimliğine bakmadan yanında durabilmesidir. Bosna’da, Filistin’de, Arakan’da, Afrika’da ve dünyanın farklı bölgelerinde ortaya konulan insani duruş bunun en açık örneğidir. Bu nedenle çağrımız yalnızca Türk kökenli topluluklar adına yapılmış bir çağrı değildir. Dünyanın neresinde olursa olsun zulüm gören, vatansız bırakılan ve sahipsizlik duygusuna mahkûm edilen her insan için bir vicdan çağrısıdır.

Sessiz Çığlığın Yankısı

Fakat Türk dünyasına yönelik sorumluluğumuzun ayrı bir yeri olduğu da inkâr edilemez. Çünkü onlar bizim tarihimizin parçalarıdır. Onlar ortak hafızamızın taşıyıcılarıdır. Onlar aynı medeniyet ağacının farklı coğrafyalara savrulmuş dallarıdır. Bugün Suudi Arabistan’da, Afganistan’da, Pakistan’da, Çin’de, Avrupa’da ve dünyanın birçok yerinde yaşayan yüz binlerce insan gözlerini Türkiye’ye çevirmiş durumdadır. Onların büyük kısmı ekonomik yardım istemiyor, ayrıcalık talep etmiyor. Sadece unutulmadıklarını bilmek istiyor. Sadece sahipsiz olmadıklarını hissetmek istiyor. Çağrımız Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nedir. Çağrımız, Türk Devletleri Teşkilatı’na ve bütün Türk Cumhuriyetlerinedir.

Artık bu sessiz çığlık duyulmalıdır. Yarım asırdır süren bu sessizlik sona ermelidir. Bu insanlar kimliksizliğe, belirsizliğe ve sahipsizlik duygusuna terk edilmemelidir. Çünkü büyük devlet olmak, sadece güçlü ordulara ve büyük ekonomilere sahip olmak değildir. Büyük devlet olmak, dünyanın herhangi bir köşesinde kendisini sana ait hisseden insanların varlığını unutmamaktır.

Ve unutulmamalıdır ki; bir milletin gerçek büyüklüğü, sınırlarının genişliğiyle değil, kendisinden umut bekleyenlere ne kadar sahip çıktığıyla ölçülür. Bugün mesele bir vize meselesi değildir. Bugün mesele, Türk dünyasının yetim bırakılmış evlatlarına “Yalnız değilsiniz” diyebilme meselesidir.

İlgili Haberler

Sislerin İçinden Gelen

okuryazarkitaplar

Sessiz Şahit

okuryazarkitaplar

Parayı Veren Düdüğü Çalar

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...