Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

Aynada Yoktum

Didem MERAM

Yine her sabah olduğu gibi birkaç kez ertelediğim alarm sesine uyandım. İşe gitme vakti gelmişti. Yani hayat kendi rutininde akıyor, yine sıkıcı geçecek toplantı için hazırlanmamı söylüyordu. Dışarıdan gelen çöp kamyonunun sesiyle, hayatın beni beklemeden devam ettiğini düşündüm. Perdeden sızan solgun ışık, odayı ikiye bölüyordu. Yataktan güçlükle kalktım ve banyoya gittim. Hava henüz tam aydınlanmamıştı. Duşa girmek için ılık suyu açtım. Duştan çıkıp havluya sarılarak dişlerimi fırçalamak için lavaboya yöneldim. Aynaya baktığımda büyük bir şaşkınlık duydum. Yoktum!

  Aynı hızla lavaboya, fayanslara, buğulu cama baktım. Sonra tekrar aynaya baktım. Ayna yerindeydi ama ben yoktum, kendimi göremiyordum.
 Elimi yüzüme götürüp yanaklarıma hafifçe vurdum. Elimi kollarımda gezdirdim, ıslaklığı ve kendime dokunduğumu hissediyordum.  Sanki karanlık bir deliğe hapsolmuştum, geriye sadece eşyalarım kalmıştı. Zihnim çok karışıktı, zaten son günlerde zihnim çok karışmıştı. Uykusuzluktan diye düşündüm. Mutfağa gidip kendime kahve yaptım. Fincanı tuttum dudaklarımda hissettim ve sonra acı kahve tadı. Kahvemi içerken “hep o iş yerinde yaşanan sıkıntılar, mobbingler, herkesin işine koşturmalarım beni yormuş olacak” diye düşündüm. Tekrar aynaya baktım. Fincan havada asılı duruyor, kahve eksiliyor ama içen kişi yani ben hiçbir şekilde görünmüyordum. Nabzımı kontrol ettim. Ölmemiştim yaşıyordum.

Salona geçtim, pencereye yaklaştım. Yeni doğan güneş karşıdaki ağaçları ve gökyüzünü cama yansıtıyordu. Ama camda gölgem bile yoktu. Aklıma dün akşam en yakın dostumla olan tartışma geldi. Evet, bu kadar verici olmama neden olan şey neydi? Çocukluktan kalma bir travma mı? Kabul görme, onay alma çabası mı?

Herkes beni sevmek zorunda mı?

Tüm bu düşünceler kafamı iyice karıştırmıştı. Herkese yetişmeye çalışırken ben bu hayatın neresindeydim? İnsan kim olduğunu seçmeden önce kimdir? Ya da nedir? Yaşamakla var olmak aynı şey midir? Sartre’nin dediği gibi ” varoluş özden önce gelir” düşüncesi kapladı zihnimi. İnsan önce var olur, sonra yaptığı seçimlerle kim olacağını belirler.

Yani insanın doğuştan belirlenmiş bir “insan doğası”, hazır bir “kullanım kılavuzu” yoktur diye düşündüm. “Ben her şeyi hallederim” düşüncesi son günlerde zihnimi kemiriyordu. Her şeyi halletmeye çalışmaktan; dikkatimi, zamanımı, enerjimi, paramı, hatta uykumu bile insanlara harcamaktan çok yorulmuştum. Doğrudan almaya alışmış bir insan kalabalığının içinde yok olmuştum. Dışarı çıkıp biraz yürüyüş yapmanın iyi geleceğini düşündüm. Yatak odama geçtim. Aynada yoktum! Tanrım çıldırmak üzereyim! Hızlıca kendimi dışarıya attım. Asansör aynasında da görünmüyordum.

Fazla fedakârlığın ruhumda ve zihnimde yarattığı suçluluk duygusuyla sahilde yürümeye başladım. Acaba insanlar beni görüyor muydu? “Hiç sanmıyorum.” diye içimden geçirirken çocuk parkına yaklaştığımı fark ettim. Parkta biraz oturdum, içi boş çerçevemden çocukları izlemeye başladım.

Tam önüme bir top yuvarlandı. Küçük bir kız geldi ve topunu alırken göz göze geldik. Çocuk ” Topumu alabilir miyim?” dedi. ‘’Beni görüyor musun?’’ diye heyecanla sordum. Çocuk şaşkınlık ve tedirginlik duyarak “Evet, neden görmeyeyim?” dedi. Yetişkinler benden sürekli alırken çocuğun gerçekten gören olması bana yeterlilik duygusu hissettirmişti. Adını sordum “Elif” dedi. Altı yaşındaymış.

Küçük parmaklarıyla, tereddüt edercesine, istemsizce akan gözyaşımı sildi. “Neden üzgünsün?” dedi. Yıllardır kimse üzgün olduğumu fark etmemiş, nedenini sormamıştı. Hep üzgün olmanın başkalarına yük olacağını düşünmüştüm. Bense yük taşıyandım, yük olan değil.

Ona üzgün olmadığımı söyleyip masumiyetine, saflığına odaklandım. Elimi saçlarına götürüp birkaç kez okşayarak ona teşekkür ettim. Çünkü belki de sadece o, içten bir teşekkürü hak ediyordu. Elif bana tebessüm ederek topunu da alıp arkadaşlarının yanına döndü.

Bende oturduğum yerden kalkıp eve döndüm. Aynaya tekrar baktım. Önce silik bir şekilde gözlerim belirginleşti. Yorgun ve ıslaktılar. Yanaklarım ve yüzüm belirdi. Çok uzun zamandır ilk kez kendime bakabilmiştim.

Herkesin işine yarayan birine değil, gerçekten var olan birine. Sartre’nin bir sözüyle kendimi aynada daha net görmeye başladım. “Başkaları cehennemdir.’’ Evet, çoğu zaman hayatımızı sömüren insanlar yüzünden bir kara deliğe düşeriz. Bu söz, Sartre’ın Huis Clos adlı oyunundan gelir.

Yani; başkalarının bakışı bizi nesneleştirir. Kendimizi onların gözünden görmeye başlarız ve özgürlüğümüz daralır. Daralmış, sıkışmıştım.

Bu, sosyal onay arayışının insanı nasıl tutsak edebileceğini anlatır. Artık kimseye tutsak değilim. Olmayacağım! “Teşekkürler, Elif.” dedim içimden. Kendimi hiç olmadığı kadar net görüyorum. Görüyorum…

İlgili Haberler

“Balık” Kelimesinin Etimolojisi

okuryazarkitaplar

Bir Fincan Kahvenin Kırk Yıl Hatrı Vardır

okuryazarkitaplar

Hilmi Yavuz: Şiirde Düşüncenin Derin Sesi

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...