Sümeyye Bilen
Kalbi güzel olan insanları ışığıyla aydınlatıp sıcak sevgisiyle mutlu etmek isteyen güneş; en güzel gülümsemesini takınmayı unutmadan gelip de Taziye Hanım’ın yanağına bir buse bırakmak için perdelerin çekilip pencerenin açılmasını sabırsızlıkla bekliyordu.
Güneş ne kadar hızlıysa Taziye Hanım bir o kadar yavaş, alışkanlıklarından taviz vermeyen, her gün ne yapacağı günler öncesinden belli olan, titiz bir hanımefendiydi. Yağmurlu havada bile bir ışıltı görürüm hevesiyle mutlaka penceresini açar, bulutlardan bir örtü yapıp uyuyan güneşe bakmak isterdi, uykucu kızını hatırlayarak. Bu gün de rutinini bozmadı. Sağlı sollu binaların arasında müstakilliğini koruyan tek katlı yaşadığı evinde, pencere pervazına dayanarak derin derin nefes alıp verdi. Birden aklına gelen şeyle bir telaş sardı onu. Telaşlansa da yavaştır o, evde derin bir uykuda olan kocasını uyandırmak istemezdi. Kocasıyla yaşıt olsalar da beş yaş küçük görürdü onu kendisinden. Beş yıldır yaş almıyordu kocası. Onu uyandırmaya kıyamaz ama evde bir ses olsun diye radyoyu açar, kısık sesle dinlerken işlerini yapardı. Alelacele bir kahvaltıyla midesindeki isyan zillerinin çalmasını başarılı bir şekilde durdurdu. Saat on bire daha var; harikulade bir karşılama yapacağım, diyerek tin tin hazırlandı. Mavi blazer ceket ve diz altına kadar uzanan kumaş bir etek giydi. En güzel kokuları süründü, bu yaşta parfüm mü sürülür diyenlere inat.
Korkuluklara tutuna tutuna indi tek katlı evinin on bir basamaklı merdiveninden. Daha karınca merhabalamadan mahallenin en meraklısı bir o kadar da en yavaş yürüyeni Lütfiye Hanım geldi yanına ‘‘Nere gidiyon, nördün?’’ diyerek koluna girdi. Bazen merakı mukim olanların işine yarar bir faydasını görürlerdi Lütfiye Hanım’ın, şimdi olduğu gibi. Yürümekte zorlanan Taziye Hanım’ın koluna girdi iki kanka sallana sallana yürüdüler. ‘‘Bizim gız geleceydi ona hazırlığ neyim yapıyom, sen ne örüyon?’’ Yüzü düşen Lütfiye Hanım havadan sudan konuştu; diz ağrılarından, kemik erimesinden, haylaz oğlundan, ölülerden, dirilerden şikâyet etti. Konuşa konuşa sokak başında kurulu olan pazara kadar yürüdüler ve ayrı istikametlere doğru devam ettiler. Taziye Hanım pazara uğradı. Kızına yapacağı en güzel yemekler için lazım olan şeylere bakındı. Yeşilin binbir tonu, sarının cehrisinden tutun da güneşine kadar hemen hemen bütün renkler iştah açmak için âdeta yarışır gibi gülümsüyorlardı tezgâhlarda. Hiçbir bal mumu pırıltısına ihtiyaç duymadan ışıldayan elmalara dokunurken Saniye geldi ‘‘Aaa, Taziye teyze, nasılsın? Dur yardım edeyim.’’ dedi. Saniye, Taziye Hanım’ın kızının çocukluk arkadaşı olup bir üst sokakta oturur, mütemadiyen rastlaşırlardı. ‘‘İyiyim iyi, çok şükür kızım. Teşekkür ederim. Sen nasılsın? Biliyor musun bugün arkadaşın geliyor, ona hazırlık için çıktım ben de. Saat on birde gelecek, işin yoksa sen de gel.’’ diyen Taziye Hanım’a kayıtsız kalır. Taziye Hanım’ın herkesi kendine hayran bıraktıran bir özelliği vardır. O da çok güzel Türkçe konuşmasıdır. Akranlarıyla şiveli, gençlerle pürüzsüz bir dille konuşma yetisine sahiptir. Kiminle ne konuda konuşursa konuşsun her zaman güleç ve neşelidir. Hiç sızlanmayan Taziye Hanım’la her ne hikmetse her konuşan dert yakınır dururdu.Saniye de iş yoğunluğundan hep koşuşturup ama hiçbir yere yetişememekten şikâyet etti. Biraz duraksayıp elini onun omzuna koyarak “Şu fani dünyada çok da harap etmemeli insan kendini,” diyerek uzaklaştı. Bazen küçükler teselli verirdi büyümüşlerine.
Taziye Hanım evin yolunu tutarken ayağına bir top geldi. Şöyle bir baktıtopa, tam ayağını kaldırıp vuracakken Cesur geldi ve topu hızla kaptı. ‘‘Ne oldu, Taziye teyze şimdi de futbolcu mu oldun?’’ dedi o muzip gülüşünü de ekleyerek. ‘‘Yok, evladım senin gibi usta bir futbolcuyla yarışamam ben. Herkes bildiği işi yapsın. Ben kızıma yemek yapacağım, sen de usta bir topçu olursun artık.’’ dedi, gülerek. Çocuklarla da şakalaşmayı bilir, onların alaycı konuşmalarından rahatsızlık duymazdı. Daha gülümsemesi al yanaklarından ayrılmadan bir ses duyar en acı olanından ‘‘Ne kızı be, senin kızın öldü ya!’’ Bazı sesler kulağa gelmeden direkt beyne çarpar, kelimeler yerini uğultuya bırakırdı. Öldü öldü öldüüü… Dalga dalga yayılıyor ama bir anlam veremiyordu hemen. Gülmek için açılıp kapanan dudakları, dişlerini kapmış kanatırcasına sıkıyordu. Başını semaya kaldırdı belki sarı civcivi bir teselli verir, şu haylaz oğlanın yalan söylediğini bir çırpıda anlatırdı. Ama yine en lazım olduğu sırada bulutların ardına gizlenmiş, mahcup bir kaçak gibi gizleniyordu. Taziye teyzeye sıcacık bir sevgi yerine ateşten bir kor bıraktı. Bir arabadan acı acı gelen fren sesi, duramayan o fren sesi beyninde dönüp duruyordu şimdi. Aaah bir gitseydi cenazesine, yetişseydi kızının son yüzüne. Parçalanmış bir yüzü göstermediler ona, hemen gömdüler, beş yıl önce ölen kocasının yanına. Baba kız yan yana derin bir uykudalar. Son gördüğü hâli unutmaz diye yakınları engel oldular. Ne kızının ne de kocasının ölü bedenlerini görebildi. Hâlbuki bilemediler ki görmeden veda edilmiyor. Hep beklenen o son gün karşılaması devam edip duruyordu.
Edit: Orhan Özer
