
Deniz, onlar için sadece hidrojen ve oksijenin bir araya gelip Kerem’in kariyerini, Lale’nin ise vizörünü ıslattığı bir yer değildi. On beş yıllık bir evlilikti bu. Arada fırtınalarla pekişen bazen birbirlerine ulaşamadıkları o meşhur “mavi boşluk” tu. Kerem biyologdu; planktonların amaçsızca sağa sola savrulup aslında dünyayı kurtarmasına bayılırdı. Lale ise sanatçıydı; deklanşöre bastığında zamanı durdurabileceğine inanacak kadar saftı.
Evliliklerinin ilk yılında “Ruhların Yer Değiştirmesi” diye bir oyun icat etmişlerdi. Kerem, sırf karısının dünyasına girebilmek için o ağır tüpleri sırtlanıp suyun altına iner, Lale ise mikropipetlerle uğraşırken “Acaba bu sıvıyı yanlış yere koyarsam yeni bir tür yaratır mıyım?” diye gerilirdi. Akşamları şarap içerken birbirlerinden aşırdıkları bu dünyaları tokuştururlardı. Kerem, “Bugün denizi senin gözünle gördüm,” derdi; Lale ise Kerem’in saçlarındaki o baygın iyot kokusunu “bilimsel bir veri” gibi içine çekerdi.
Sonra o yaz geldi. Ege’nin her şeyi vaat edip hiçbir şey vermeyen lacivert suları… Kerem, haritasız bir resifin peşindeydi; Lale ise o resifin ölümsüzlük fotoğrafının peşindeydi. Birbirlerinin maskelerini düzeltirken söyledikleri “Dikkat et” anı aralarındaki son romantik etkileşim olacaktı. Bundan ikisinin de haberi yoktu.
Kerem o sabah erkenden suya indi. Derinlik otuz beş metreye yaklaşıyordu. Resif, haritalarda olmayan bir sır gibiydi; mercanların arasında plankton bulutları dans ediyordu. Kerem’in kalbi heyecanla atıyordu. Soluduğu hava, basınçla birlikte vücuduna daha fazla azot pompalıyordu. Dokuları, kasları, kanı yavaş yavaş bu inert gazla doluyordu – tıpkı bir şişe gazozun derinlerde sıkışması gibi. Yüzeye çıkarken emniyet duraklarını yapması gerekiyordu, ama resifin büyüsü onu biraz daha derine çekmişti. “Birkaç dakika daha,” diye düşündü. “Fotoğrafı çeksin Lale, ben de örnek alayım.”
Yükselmeye başladığında her şey normal görünüyordu. Maskesinin arkasından Lale’ye el salladı, vizörde karısının endişeli gözleri parlıyordu. On metre… Beş metre… Derken ani bir baskı değişimi. Vücudu, suyun ağırlığından kurtulurken içindeki azot gazı çözünmeye başladı. Önce eklemlerinde hafif bir karıncalanma hissetti, sonra omuzlarında ve dizlerinde keskin, derin bir ağrı patladı. Sanki biri kemiklerine matkap sokuyordu. “Emniyet durağı yapmadım,” diye geçti aklından panikle. Kalbi hızlandı, nefesi daraldı.
Vurgun, doğanın en kaba şakasıydı. Derinlikte çözünen azot, yüzeye doğru hızla yükselen kabarcıklara dönüşüyordu. Bu kabarcıklar damarlarında, dokularında, hatta omuriliğinde dolaşıyordu. Kerem’in bacaklarında ani bir uyuşma başladı; sanki deniz onu aşağı çekiyordu. Göğsünde bir sıkışma, baş dönmesi… Kulaklarında uğultu, gözlerinin önünde ışıklar dans ediyordu. “Lale…” diye mırıldandı regülatörün içinden ama sesi sadece baloncuklara karıştı. Vücudu, kendi içinde bir fırtına yaşıyordu: Nitrojen kabarcıkları eklemlerini şişiriyor, sinirlerini sıkıştırıyor, beynine oksijen gitmesini zorlaştırıyordu. Bir an için dünyası daraldı; resifin renkleri soldu, suyun laciverdi karardı.
Lale, tekneden onu izliyordu. Kerem’in hareketleri yavaşladı, kolları tuhaf bir şekilde sallanıyordu. “Kerem!” diye bağırdı, ama sesi denize karıştı. Dalgıç arkadaşları hemen suya atladı. Kerem’i yüzeye çıkardıklarında bilinci yarı yarıya kapanmıştı. Yüzü solgundu, dudakları morarmıştı. Eklem ağrıları o kadar şiddetliydi ki inliyordu; bacakları felç gibi hareketsizdi. “Vurgun!” diye bağırdı biri. Hemen oksijen verdiler, ama kabarcıklar çoktan yollarını bulmuştu. Kerem’in gözleri Lale’yi aradı bir an. O meşhur inatçı bakışıyla “Deneyi bitirmedim daha” der gibiydi. Sonra karanlık bastı.
Doğa bazen çok kaba olabiliyordu. Kerem kırk iki yaşındaydı. Hayatının yarısı denizde, yarısı Lale’de, geri kalanı da muhtemelen akademik makale yazma stresinde geçmişti. O resif ona sonsuzluk vaat etmişti, ama sadece kabarcıklar ve sessizlik verdi.
Tam bir yıl geçti üzerinden. O ıssız koyda toplanan kalabalık, tam bir trajedi festivaline dönmüştü. Meslektaşları Kerem’in akademik başarılarından sanki adam hâlâ o makalelerin altına imza atabilecekmiş gibi uzun uzun bahsettiler. Dalgıçlar cesaretinden dem vurdu. Lale ise kayaların üzerinde duruyordu; bedeni oradaydı ama aklı çok uzaklarda muhtemelen “Bu insanlar neden bu kadar çok konuşuyor?” diye düşünüyordu.
Yanında Ela vardı. Beş yaşındaki Ela. Elinde babasının fotoğrafı, yanında ise dünyanın en absürt yas nesnesi, bir kutu aspirin.
Tören bitti. “Başınız sağ olsunlar ve samimiyetsiz sarılmalar çekildi. Lale, ufka bakıp evrenin bu adaletsizliğine sessizce küfredecekken, Ela’nın denize bir şeyler fırlattığını gördü.
“Ela… Ne yapıyorsun sen? Çevreyi kirletmekten ceza yiyeceğiz şimdi.”
Ela başını kaldırdı. Gözleri tıpkı babası gibiydi, o “Ben bu deneyi bitirmeden gitmem” diyen inatçı bakış.
“Balıklara aspirin veriyorum anne.”
Lale’nin içindeki kaskatı hüzün bir anlığına yerini derin bir şaşkınlığa bıraktı. “Neden?” diye sordu. “Köpekbalıkları baş ağrısı mı çekiyormuş?”
Ela, elindeki son tableti Ege’nin o yutucu sularına savururken fısıldadı:
“Babam onların yanında ya… Balıklar hasta olursa babama kim bakacak? Onların başı ağrımasın ki babamı korusunlar. Üşümesin orada canı yanmasın diye. Hem belki babamın da canı yanıyordur, suyun altı çok soğuk.”
Lale’nin boğazına bir yumru oturdu. Kerem’in yıllarca laboratuvarda aradığı o “büyük denge” şu an bir çocuğun “balıklar iyileşirse babam da iyileşir” mantığına yenik düşmüştü. Bir biyoloğun bütün o havalı unvanları, bir sanatçının en pahalı lensi şu 500 miligramlık asetilsalisilik asit kadar umut verememişti.
“Anne,” dedi Ela, gözleri dolarak. “Balıklar aspirin içince acıları geçer mi? Yoksa suda eriyip gider mi?”
Lale, kızının saçlarındaki o tuzlu kokuyu içine çekti. Gözyaşları denize karışırken hafifçe gülümsedi. “Belki de acı, suda eriyen bir tablettir Ela. Biz onları iyileştirmeye çalışırsa, onlar da babanı yalnız bırakmaz.”
Güneş, Ege’nin üzerine “bugünlük bu kadar dram yeter” der gibi turuncu bir veda bırakırken iki kadın suya eğildiler. Son aspirinler, o küçük ve bilimsel olarak hiçbir işe yaramayacak olan beyazlıklar, denizin karanlığında kayboldu.
Lale o an anladı. Aşk bazen bir mercan resifinde unutulmuş bir anıydı, bazen de bir çocuğun balıklara rüşvet olarak verdiği bir avuç beyaz tabletti.
O akşam balıklar muhtemelen dünyanın en düşük enfeksiyon riskine sahip canlılarıydı, deniz ise tarihin en saçma ama en samimi plasebo etkisiyle doluydu.
