
“Uff! Alanım gün geçtikçe daralmaya başladı. Yine de en güzeli her an her şeyin farklılaşması. Çok heyecanlı! Parmaklarım büyüdüğünden beri her şeye dokunabiliyorum.”
Gün geçtikçe biraz daha farkına varıyordu varlığının. İçinde bulunduğu bu sıcak, sulu ve huzur veren seslerle dolu yumuşaklık içinde çok mutluydu. Mutluluk mu? Neydi ki mutluluk!
“İşte, yine o güzel ses! Nereden geliyor bilmiyorum. Hem içeriden hem dışarıdan geliyor gibi. Var ama yok gibi. Sen içeriyi, dışarıyı nereden biliyorsun diye sormayın. Biliyorum işte! Bu sesi duyduğumda tüm hücrelerim heyecanlanıyor ve yerimde duramıyorum. Dudaklarım bile yukarıya doğru uzuyor. Neden olabilir, hiç fikrim yok.”
Anne karnındasın, nerede olduğunu bilmiyorsun. Sadece huzur var. Biliyorum ben korktuğumda sen de korkuyorsun. Ben üzüldüğümde sen de üzülüyorsun. Bunları hissetmeni istemezdim.
“Selin, nasıl gidiyor hamilelik? Doğuma ne kadar kaldı?” diye sordu Nilüfer. Mahallenin manavında karşılaştık çapraz apartmanda oturan komşumla. “Otuz beşinci haftadayım, bir iki hafta içinde her an olabilir” diye biraz tedirgin, biraz heyecanla cevap verdim. İçimdeki kaygılar dışarıdan görünüyor muydu, diye düşünürken temiz havaya atıverdim kendimi. Bu bekleyişin heyecanı beni gerçeklikten koparıyordu bazen.
Hazırlıklarımız tamamdı. Eren’in odası, yeni doğan çantası, hatta neredeyse iki yaşına kadar giyeceği kıyafetlerin tamamını almış olduğumu düşündüm. İlklerin heyecanı farklıdır derler, tekrarı olmayan ilk duyguların.
Koskoca sekiz ayın nasıl geçtiğini bile anlamamıştım. Hayal gibi geliyordu. Öyle ki bazen inanmakta bile zorlanıyordum. Kanınla, canınla beslediğin bir canlı ve daha görmeden oluşan bu derin sevgi ve bağlılık inanılmazdı!
“Bütün bu duyguları hissederken bilmediğin ya da anlayamadığın şey, bu duyguların ne olduğu. Bu çok ilginç değil mi, bebeğim?” diye konuşmaya devam etti henüz karnındaki oğlu ile.
Kafasındaki sorularla meşgulken aniden bir şey fark etti. Hayreti yüzünden apaçık okunuyordu. Anne karnındaki bir bebek, bilinçli olmasa da birçok duyguyu yaşamış olarak dünyaya geliyor. Bu nasıl bir şeydi? Yani doğmamış bir bebek üzülebiliyor, sevinebiliyor ve korkuyu hissedebiliyor. Üstelik tüm bu duyguları dışarıdaki dünyayı deneyimlemediği hâlde halde hissediyor. “Daha önce bunu hiç düşünmemiştim” diye söylendi yüksek sesle.
Selin, “Keşke seninle konuşabilsem.” diye geçirdi aklından, karnını okşarken. “Nasıl hissediyorsun, neler düşünüyorsun çok merak ediyorum. Tatlı yediğimde çok tekmelediğini unutmadım, seni yaramaz. Tam da o zaman seni hissetmenin sevinci tüm sıkıntılarımı unutturuyor, biliyor musun?” Kafasında düşünceler birbiri ardına sıralanırken, koltukta uyuyakaldı.
“Anne, anne!” Selin gözlerini açtı, nereden geliyordu bu ses? Birden karnındaki hareketliliği fark etti, karnımdan mı geliyordu bu “anne” seslenişi?
Her ne kadar komik olduğunu düşünse de karnındaki minik bebeğe seslendi. “Oğlum merhaba!” Tekrar bir “anne” seslenişi duyunca, uykusuzluğun yarattığı zihin oyunu diye düşündü. Yine de kalbinden geçen, gerçeğin ötesine sihirli bir kapı açılmasıydı.
“Anne ben sesleniyorum, inanmakta zorlanıyorsun, biliyorum. Seni hissedebiliyorum ve senden ayrı değilim.”
“Bebeğimmm…” dedi Selin, karnına sarılırken. Seninle konuşmayı çok istiyordum, demek beni hissettin. Bu harika! Seni kucağıma almama günler kaldı, sabırsızlıkla bekliyorum. Peki annen olduğumu nasıl bildin?”
“Bir koruyucu meleğim olacağı ve adının anne olduğu söylenmişti. İlk defa seni algıladığımda bu bilgiyi hatırladım. Bu güzel ses anneye ait olmalı diye düşündüm.”
“Canım oğlum. Seni çok seviyorum.” dedi Selin. “Peki nasılsın?”
Zaman zaman kaygılanıyorum, çoğunlukla huzurluyum ve uyuyorum. Küçük olduğum zamanlar suda oynayabiliyordum ama artık çok hareket edemiyorum. Biraz daha genişleyebilir misin?
Selin uzun uzun güldü bu soruya. Bulunduğu yerin geçici olduğunu, bir süre sonra onu kollarına alacağını ve hep onunla kalacağını anlattı. Tıpkı ölümün bir son olmadığı gibi, doğumun da bir son olmadığını biliyordu.
Dünyanın gün geçtikçe daha kaygı verici olduğunu söyleyemezdi. Her zaman, her koşulda onu koruyacağını da… Dünya böyle bir yer değildi. Ancak emin olduğu şey; onu sonsuza kadar seveceği ve elinden geldiğince yanında olacağıydı.
Anlayabildiğince dünyayı tanıtabilirim ve nasıl korunacağını öğretebilirim, dedi kendi kendine. Merak etmekten alıkoyamam ama tedbirli olmayı, sevmeyi ve insanları nasıl tanıyacağını öğretebilirim. Düştüğü zaman tekrar ayağa kalkmayı, hiçbir şeyin sonsuz olmadığını; ancak her şeyin kendince bir değeri olduğunu… Sevginin iyileştirici gücünü…
Bir ses ve hafif bir dokunuşla irkildi koltuğundan. “Canım, hadi yatağına uzan artık.” dedi sevgili eşi. Ah! Rüyaymış gördüklerim diye söylendi gülümseyerek. Ne kadar gerçekti oysa. Gerçek ve rüya neydi aslında? Dünyanın gerçekliğini bile kanıtlayamamışken bilim adamları, gerçek neydi?
Görünmeyen bağlar kuran, bir yaşam oluşturan, hayatı yaşanır kılan; kalbinde hissettiği sevgiydi gerçek.
