Yazar Şaziye İnceler
İlker Bey, helalleşmek istediği eşine kızıyla haber göndermişti. Hızlı yaşayan hızlı ölürmüş ya, aynıyla vâki idi. Henüz, 48 yaşında olmasına rağmen dayanılmaz acılarla kıvranıyor ve kemiklerinin kırıldığını hissediyordu. O kadar iyi araba kullanmasına rağmen bu kazayı nasıl yaptığına inanamıyordu.
İlker, hayatı hep bir oyun gibi görmüştü. Karısı Ayşe’nin sadakatini, kurduğu düzenin sarsılmazlığına olan inancını hafife almıştı. Yıllar süren evlilikleri, onun için yorucu bir tiyatroya dönüşmüştü ve o, sahne arkasında kendine gizli bir “heyecan” aramıştı. Bu heyecan, kısa sürede, vicdanının tüm seslerini boğan, pişmanlık taşımayan bir ihanete dönüştü.
İlker’in evdeki varlığı, bir gölgeye dönüşmüştü. Cep telefonu, artık elinin bir uzantısı, her an titreyen gizli bir sırdı. Ayşe’nin şefkatli dokunuşlarına, sorgulayıcı değil sadece üzgün bakışlarına, sırtını dönmek kolay gelmişti. Kendini o kadar haklı görüyordu ki Ayşe’nin içindeki hüznü, görmezden gelmek, sadece kendi “özgürlüğü” için ödenmesi gereken küçük bir bedeldi.
O akşam, İlker her zamanki gibi aceleciydi. Ayşe’nin “Bir yere gitme, biraz konuşalım.” diyen kırgın sesini “İşim acele, çok önemli bir toplantım var.’’ diye savuşturdu. Yüzünde, yeni bir yalanın cilası parlıyordu. Kapıdan çıkarken, Ayşe’nin gözlerindeki o son sessiz sitemi fark etmedi bile; görmezden gelmeye alışıktı. Hızlı adımlarla arabasına bindi. Gecenin karanlığı, onun gizli hayatı için mükemmel bir perdedeydi. Zihninde, Ayşe’ye söylediği yalanlar ve dakikalar sonra kavuşacağı “heyecan” çarpışıyordu. Gaz pedalına her zamankinden daha sert bastı. Sanki zamanı yakalamak, vicdanının sesini bastırmak istiyordu. Bir viraja hızla girdi. Farların aydınlattığı yolda, aniden beliren bir ışık huzmesi, kaderin son fermanı gibiydi. İlker’in ayakları frene yapışırken beyni sadece Ayşe’nin sesi ile doldu. O an, pişmanlık; hayatında ilk kez, keskin ve yakıcı bir gerçeklik olarak kalbine saplandı.
‘’Keşke… Keşke o konuşmayı yapsaydım!’’
O “keşke” kelimesini bile tamamlayamadan, gürültülü, çabuk ve acımasız bir metal sesi her şeyi kesti. İhanetinin peşinden koştuğu o kısa, anlamsız maceranın sonu, karısına dönüp söyleyeceği son bir özür bile olmadan birkaç saniyede gerçekleşti.
Sabahın ilk ışıklarıyla Ayşe’ye gelen haber, soğuk ve resmiydi. Geride kalan, sadece bir enkaza dönmüş araba ve bitkisel bir hayattı. İlker, yalanlarından ve heyecan arayışından kaçarken hayatının kendisinden kaçtığını anlayamamıştı. O, sadece bir hayatı değil, karısının güvenini de enkaz altında bırakarak gitmişti. Onun acıklı sonu ne yavaş bir hastalıktı ne de uzun bir veda; ihanetin hızla ödenen, anı yaşayan, anında biten bedeliydi.
Gözlerini hastanede açtığında vücudundaki her kemik sızlıyordu. Bacakları, artık ona itaat etmeyen, ağır bir yüktü. Ancak asıl acı, fiziksel değildi; bu kaza, onun körleşmiş ruhunu parçalamıştı. Yatağının kenarında, yüzü kederden taşlaşmış, ama elini şefkatle tutan Ayşe’yi gördü. O an anladı. Vücudunu kaybetmişti, ama asıl kaybı, Ayşe’nin paha biçilmez değerini geç anlamış olmasaydı.
“Ayşe…” diye fısıldadı çatlamış dudaklarıyla. Sesi, pişmanlığın zehriyle ıslaktı. “Ben… Ben sana çok kötülük yaptım. Ben…” Boğazına bir yumru tıkandı. Kelimeler, yıllarca biriktirdiği pisliği temizlemeye yetecek kadar güçlü değildi. Ayşe, onu susturdu. Gözlerinde ne öfke ne de nefret vardı; sadece tükenmiş bir merhamet ve derin bir keder…
“Şimdi konuşma İlker, sadece iyileşmeye bak.”
“Hayır, Ayşe! Konuşmalıyım. O yalanlar, o ihanetler… Onların hepsi koca bir hiçti. Bir anlık heves, bir anlık aptallıktı. Sen… Sen her şeydin. Ben senin kurduğun yuvayı elimle yıktım. Şimdi bu yatalak hâlim, senin karşında bir utanç anıtı gibi duruyor. Layık olduğum budur, biliyorum!” Hıçkırıkları, hastane odasının soğuk duvarlarında yankılandı.
‘‘Ayşe, bana neden bakıyorsun? Neden gitmiyorsun? Biliyorum, benden iğreniyorsun. Ben, senin hiçbir şeyini hak etmeyen iğrenç bir adamım.”
Ayşe, gözlerini kaçırarak cevap verdi:
‘‘İğrenmek… Hayır, İlker İğrenmiyorum. Sadece… Çok yoruldum. Yıllarca süren o yalanların gölgesinde yaşamak beni tüketti. Ama gitmiyorum. Çünkü biz evliyiz. Ve ben, bana ne yaparsan yap, verdiğim sözden dönmeyen bir kadınım.’’
İlker’in gözleri dolarak, “Söz, Senin sözün o kadar değerli ki. Benimkisi ise… Bir çamur lekesi gibi. Ben senin iyiliğinin büyüklüğünü, ancak bu hâle gelince anlayabildim. Her sabah uyandığımda, bacaklarımdaki acıdan çok, sana yaşattığım acı yakıyor içimi. Keşke… Keşke o kaza, beni oracıkta alıp götürseydi de sana bu yükü bırakmasaydım.
İlker’in gözünden akan yaşlar, yanaklarından süzülüp yastığa düştü. Artık hayatı boyunca yatağa bağımlı kalacaktı. Ama en acı veren şey, felçli bacakları değil, Ayşe’nin sevgisine olan ihanetinin ruhunda yarattığı o onulmaz felç idi.
Kazadan sonraki her saat, ona bahşedilen her yeni nefes, Ayşe’ye yaşattığı acının bir kefareti gibiydi. Kendini affetmesi imkânsızdı. O kazada vücuduyla birlikte, hayatının en değerli varlığı olan Ayşe’nin güvenini de kaybetmişti. Ve şimdi, elini tutan o kadının gözlerine bakarak, kaybedilen cennetin acısıyla yavaş yavaş yanıyordu.
İlker’in yattığı yatak, artık bir ceza kürsüsü gibiydi. Herkes dağılıp yalnız kaldığında kendini affedememenin verdiği güçle doğruldu. Ayaklarını yataktan sarkıtarak camdan dışarıya bakmaya uğraştı, olmadı. Sanki birçok ülkeye gidip şehirler gezen, yüzlerce insanla hemhal olmuş olan o değilmiş gibi bu hastane odasında kaderin bir cilvesi olarak yapayalnız kalmıştı. Kendini hayata bağlayan serumu güçlükle eline alarak ayağa kalkmaya uğraştı. Birdenbire başı dönerek yere yığıldı. Serum şişesi kırılmış ve kolunu kesmişti. Gürültüye koşan hemşireler odaya girince büyük bir şok yaşadılar. Telaşla hastayı kontrol ettiklerinde artık çok geçti.
Ayşe, hastaneye gelip İlker’i o halde görünce dudaklarından gayr-i ihtiyari şu cümleler döküldü: ‘‘Ben seni affetmiştim. Asıl önemli olan, Allah seni affetsin.’’



1 Yorum
Yine ibretlik bir öykü. Yüreğinize sağlık