“Kocamın cenazesine gitmedim. Hayır, hiç de pişman değilim. “Nasıl yaparsın böyle bir şeyi?” dedi ablam Emine, kapının eşiğinde dikilmiş, sanki bütün kasabanın dili olmuş gibi gözleri kocaman açılmış, bana bakıyordu.“
“Çok basit,” dedim. Kapıyı kapattım, bir çay koydum kendime sonra da TV’yi açtım. “Çayı usulca karıştırıp içinde şeker eriyip giderken baktım uzun uzun, sanki yıllardır içimde sakladığım suçluluk duygusu da onunla birlikte dağılıp gidiyordu.” dedim. Ablam, beni duymuyor gibiydi. Alışkanlığıyla izin istemeden içeri daldı. Salona geçti oturdu. Oda, rahmetlinin seçtiği mobilyalarla doluydu. Bu evde bana ait tek bir karar bile yoktu ki zaten; perdenin rengi, halının deseni, koltuğun kumaşı… Hepsi onundu. Ablam, o tanıdık bakışıyla baktı: acıma ile kınamanın karıştığı bir bakış.
“Zehra, bütün kasaba konuşuyor. Kahvehanede bile laf olmuşsun. Kadınlar fısıldaşıyor: ‘Adamcağız çalıştı, didindi, mezara girdi; karısı ise cenazesine bile gitmedi.” diyorlar. “Demek ki ben kasabanın yeni günah keçisiyim,” dedim acı bir tebessümle. “Dün fırından ekmek alırken Cemile teyze gözümün içine baka baka besmele çekti sanki şeytan görmüş gibiydi.” Ablam serzenişine devam etti, “Kimse anlam veremiyor, niye yas tutmadığını, niye karalar bağlamadığını, niye kayınvalidenin evinde taziyeye katılmadığını kimse anlamıyor?”
Camdan dışarıya baktım, hayat olağan akışıyla devam ediyordu. Sokakta çocuklar top oynuyor, kadınlar kapı önünde bir taraftan dedikodu yapıp diğer yandan örgü örüyor, fasulye ayıklıyor. Yaşlı Mehmet Amca, hortumla bahçesini suluyordu. Dünya herkes için aynıydı; yalnız benim için değişmişti. “Kimsenin bilmediği şu, Emine,” dedim ağır ağır. “Ben otuz yıl boyunca başkalarının gözünde ‘saygın, çalışkan, ekmeğini taştan çıkaran aile babası’ olan bir adamın gölgesinde kendimi hep eksik hissettim.” Ablamın nefesi boğazında kitlendi. “Her gün azar işittim, dayak yedim. Yemeğin tuzu az olsa azar, çok olsa tokat. Pazarda iki lira fazla harcasam kıyamet kopardı. Komşuya biraz uzun selam versem ‘başımı belaya mı sokacaksın benim’ derdi. Hiçbir şeyim yeterli değildi. Hep kusurluydum onun gözünde.” Ablam elleriyle ağzını kapadı, gözlerinden yaşlar süzüldü. “Bana niye hiç söylemedin?” diye fısıldadı. “Kime söyleseydim inanırdı ki?” dedim. “Kasabanın imamı bile onu överdi: ‘Allah razı olsun, çalışkan adam. Camimize katkısı büyük derdi.’ Herkes gözünde melekti o. Ben kendimden utanıyordum çünkü bana, bütün suç bende gibi hissettiriyordu. Hatta sizler, ailem bile onu melek bildiniz hep beni suçladınız. Utancımdan ne sizlere anlatabildim ne de çocuklarıma ama ne var biliyor musun çocuklarım içten içe biliyorlardı, görüyorlardı. İşin komik tarafı onların da kızgınlıkları bana. Onlar da beni suçluyor hep neden bu zamana kadar dayandığım ve babalarını terk etmediğim için. Zaten ilk buldukları fırsatta yurtdışına yerleşmeleri de cenazeye gelmemeleri de bu yüzden.”
Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Sadece dışarıdan çocuk sesleri ve uzaktan camiden gelen sela duyuluyordu. “Biliyor musun, üç ay önce bir şey oldu,” diye devam ettim. “Tartıştık. İlk defa susmadım. İlk defa ona söyledim içimdekileri ve o an, beni öldüreceğinden ya da kendimi öldüreceğimden korktum.”
Mutfaktan bize iki çay daha koyup ablamın karşısına oturdum, “O gece düşündüm. Eğer böyle devam ederse, ben Zehra olarak öyle ya da böyle yok olup gidecektim. Boşanmaya karar vermiştim ancak bir türlü dile getiremiyordum. Neyse ki iş yerinde geçirdiği kalp krizi imdadıma yetişti. Onun aniden ölmesiyle büyük bir rahatlama hissettim çünkü ben bu evliliğe çoktan veda etmiştim. O yüzden cenazeye gitmedim, iki yüzlülük yapamadım. Her azarında, her küçümseyişinde, ben mezara bir adım daha yakın hissediyordum. İşte tam onun mezara girdiği gün, ben mezarımdan çıkmış oldum abla.”
Ablam sessizce dinledi. Gözlerinde hem acı hem de hafif bir gurur vardı. “Peki şimdi ne yapacaksın?” dedi sonunda. “Yaşayacağım,” dedim. “İlk defa kendim için yaşayacağım. Halk eğitimde bilgisayar kursuna yazıldım bu sabah. Haftaya iş aramaya da başlayacağım ve gelecek ay, saçımı kısacık kestireceğim. Yıllardır istediğim gibi…”
Ablam, gün boyu ilk defa gülümsedi. “Gerçekten hiç mi gitmeyeceksin taziyelere?” Bu tekrarlayan sorusuna, “Ben çoktan uğurladım onu,” diyerek cevap verdim. “Her defasında bana kendimden daha az olmamı öğrettiğinde veda etmiştim. Bugün ben yeniden doğdum.”
Ablam gittiğinde evin içi sessizleşti ama bu sessizlik, ilk defa ürkütmüyordu beni. Aynanın karşısına geçtim. Ellerim çatlamış, saçlarıma ak düşmüş, gözlerim çizgilerle dolmuştu. Ne var ki yıllardır ilk defa ışıl ışıldılar. “Merhaba Zehra,” dedim aynadaki kadına. “Tanışalım. Ben senin yeni hayatınım.”
Mutfağa geçtim, bir çay daha koydum kendime. Bu defa oturduğum koltuk artık “rahmetlinin koltuğu” değil, benim koltuğumdu.
Cenazeye gitmedim, arkasından dua da etmedim. Sadece bugünüme şükrettim. Bugünü doğduğum gün ilan ettim.

