Deniz Karagöl
Sabahın ilk saatleriydi. Güneşin altın sarısı ışıkları, durgun denizin suları üzerinde parlıyordu. Gözlerini açtığında oda sessizdi. Duvarlardaki gölgeler sanki yer değiştirmiş, gece boyunca hafifçe nefes alarak konuşup durmuşlardı. Yorganı üzerinden usulca çekti, çıplak ayakları soğuk ahşap zemine değdiğinde ürpermedi. Yeri hissetmek istedi. Bütün vücuduyla dünyaya dokunmak istiyordu.
O sabah içinde konuşan bir ses, kemanını almasını söyledi. Kemanı tek vatanıydı. Kutusu bile yıpranmıştı artık. Köşelerinde yırtıklar, kulpunda yorgun bir ihtiyarlık vardı.
Liman, evinden yürüyerek yirmi dakikaydı. Kaldırımlar sabahın serinliğini tutuyor, sokaklar henüz insan sesleriyle dolmamışken ayakkabısının tıkırtıları şehirde aidiyet hissiyle yankılanıyordu. Burası onun kaçış noktasından daha çok bir buluşma yeriydi hüzünle. Kıyıya vardığında rüzgâr yoktu henüz. Gökyüzü durgun, deniz çarşaftı. İskeleye yaklaştı. Orada, kimsenin uğramadığı ayıplı koyda, bir enkaz duruyordu; Struma.

Gövdedeki harfler solmuştu ama hâlâ oradaydı, zamanın bile silemediği bir hafıza gibi. Geminin burnu yoktu artık, sanki suyun altına gömülmeden önce son bir çığlık atmıştı. Pasla karışmış yosunlar sarıyordu metalin her kıvrımını. Güverte diye bir şey kalmamıştı, sadece martıların konduğu eğri büğrü iskelet parçaları vardı. Bir zamanlar yol alan o beden, şimdi suyun içinde parçalanmış bir vahşetti.
Kıyıya yakın bir kayanın üzerine oturdu. Enkaza yaklaşmak mümkün değildi, paramparçaydı. Keskin, yutkunmayan bir sessizlik gibi duruyordu suyun içinde. Ona ancak uzaktan bakılabilirdi ve bakarken bile insanın içine işleyen nefretin, çaresizliğin ve intikamın soğuğu vardı. Rüzgâr hafifti ama denizden gelen o eski metal kokusunu taşıyordu hâlâ. Martıların çığlıkları, gökyüzünden inip zaman zaman ezginin içine karışıyordu. Su, enkazın parçaları arasında usulca kıpırdıyor, batık gövdenin altında geçmişi saklayan bir ninni söylüyordu. Kemanını çıkarıp gözlerini kapattı. Sırtını kayaya yasladı, hatıralarının serinliği tenine değdi. Enkazın karşısında bir ezgi yükseldi, bir ağıt belki, belki de geç kalmış bir veda.
Ve çalmaya başladı: “Nadia.”
Sanki geçmişin derinlerinden zamana meydan okuyan bir yankıydı bu. Bir başkasının notalarıydı ama her bir nota, sahibinden bir parça taşıyordu. Sevdasını notalara döken, konuşamadığı her şeyi bir melodiye saklayan. Yıllar önceydi. Bir kadın vardı, gözleri uzaklara dalan, bir liman özlemiyle yanıp tutuşan. Bir adam vardı, sustukça çalan, çaldıkça sarhoş olan. Kadının adı fısıltılarda kalmıştı, adamınki ise bir imzada, bir mektubun köşesinde. Bir gemi vardı; karanlık, ağır, sessiz. Yolcuları umut taşıyordu, yükü ise dünyanın görmezden geldiği hayatlarla doluydu. Kaçmak istiyorlardı. Sadece yaşamak ama dünya sessizdi. Kapılar kilitliydi. Ve sonra…
Suda yankılanan bir çığlık, ardından yırtıcı bir sessizlik. Sadece müzik kaldı geriye, adı Nadia. İçinde bir adamın suskunluğu, bir kadının gözyaşı vardı. Şarkı hala çalıyor. Nadia, 768 kişiyle birlikte Karadeniz’in dibine gömüldü. Max ise hayatta kaldı ama ruhu, o gün oracıkta öldü. O günden sonra konuşmadı Max. Sadece bir parçayı çaldı. Nadia. O parça ne bir sahnede yankılandı ne de bir alkış bekledi. Evinin ve hastanenin duvarlarına fısıldayıp o ezgiyi, sustu.
Yıllar sonra o da kavuştu Nadia’sına sessizce. Notalar kalmıştı; bir kağıt parçasında, bir tozun altında, yılların küskün sessizliğinde. Genç kız, bu parçayı taş binaların gölgesindeki tozlu arşivlerde umutsuzca arayarak buldu ve şimdi Struma’nın paslı gövdesine bakarken bu kıyıda, o parçayı yeniden canlandırıyordu. O melodide bir hikaye vardı. Ölümle bölünmüş bir aşkın, çaresiz bir umudun, geç kalan bir vedanın hikâyesi. Genç kızın parmakları, yayla birlikte titredi. Sanki Max’ın yası, onun kemanından yükseliyordu. İlk notalar zarifti ve neredeyse duyulmaz. Parçanın adı bir kadın değil, bir hafıza gibiydi. Bu bir insanın hayatıydı. Yalnızlıkla vuslat arasında bir yer. Nadia, neşe vaat etmeyen ama huzuru fısıldayan bir ezgiydi. Max, bu parçayı veda olacağını bilmeden yazmıştı ve o sabah, o kızın parmaklarının ucunda yeniden doğuyordu.
Müzik suya karıştı. Struma’nın gövdesine çarpıp yankılandı. Derken rüzgâr esmeye başladı. Gündoğusuydu esen, Afrika’dan gelen rüzgâr. Ne çölün kokusunu ne de Mağriplilerin istila tehdidini getirmişti. Bunun yerine çok iyi tanıdığı bir kokuyu ve usulca gelip dudaklarına konan bir öpücüğün mırıltısını getiriyordu. Gülümsedi. İlk kez böyle bir şey yapıyordu genç kız.

