Yazar Elif Açıkgöz
Gül, öğretmeninin sorusu karşısında ne yapacağını bilmezken bir anda kendini bambaşka bir dünyada buluverdi. Etrafındaki her şey küçülmüş gibiydi belki de küçülen kendisiydi. Masanın bacakları dev birer direk gibi yükseliyor, sınıf defterleri bile bir dağ yamacı kadar heybetli görünüyordu.
Ama bu yeni dünyanın büyüsüne kapılmak yerine, Gül’ün içini derin bir hayal kırıklığı sardı. Çünkü nereye dönerse dönsün, herkes bir şeyler başarırken o kendi geleceğini bile söyleyememişti. Şimdi ise küçülmüş, sesi daha kısılmış, adımları daha çaresiz görünüyordu.
Dev gibi görünen sandalyelerin gölgeleri üzerine düşerken içinden geçirdi:
“Demek gerçekten bu kadar küçükmüşüm… Hem sınıfta hem hayatta.”
Ne kadar bağırsa da kimse onu duymuyordu. Öğretmeninin sesi, gökyüzünden gelen uzak bir rüzgâr gibi yankılanıyor, ama Gül’ün cevabı kayboluyordu. Sanki bu dünya ona şunu fısıldıyordu:
“Sen cevap veremedikçe küçüleceksin.”
Gül, minik adımlarıyla sınıfın soğuk zemininde yürürken tek bildiği şey vardı: Bu küçülme, hayal ettiği hayatla arasındaki mesafenin ne kadar büyüdüğünü yüzüne vuruyordu.


