
…Veterinerimiz ilk günden itibaren bizi bu ve benzeri konularda uyarmış, evde Golden gibi enerjik bir yavru ile yaşamanın zorluklarını anlatmıştı. Allah’tan o vardı. Biz de onun önerilerinden yola çıkarak Tarçın’ı, dinlenme saatlerimizden feragat ederek dışarı yormaya çıkarıyorduk. Çıkarıyorduk da onu yorabilmek ne mümkün? Gerçi Serkan Bey esprili bir dille bunu da söylemişti. “O yorulmaz, siz yorulunca bırakır ancak oyun oynamayı.” dediğinde tam olarak bunu kastettiğini anlamamıştık. Dışarı çıkıyor, geziyor ve okul saatleri dışında sakin olan okul bahçesinde özgürce koşturuyorduk ama biz nefes nefese kaldığımız hâlde Tarçın’da tık yoktu. Hâlâ bize bakıp oyun istiyordu. “Hadi top at, hadi koşalım, beni kovala ya da ben seni…” bana bakarken içinden bunları söylediğine yemin edebilirim.
Bu kadar hareket bize çok iyi gelmişti. Her zaman aktif, her zaman dinçtik artık. Eskisi kadar sık hasta olmuyor, sürekli uyuma isteği hissetmiyordum. Begüm ise çok aktif, çok huzurlu ve mutluydu. Geçen iki yıla yakın zamanın ardından artık Tarçın’ın istemesine gerek kalmadan öğrettiğimiz yönergeleri her gün tekrar ediyor, enerjik ve neşe dolu sesiyle “Tarçın, oyun oynayalım mı?” dediğinde hepimizin üstüne resmen neşe tohumları serpiliyor. Bu hâlini görünce verdiğim kararın ne kadar doğru olduğunu anlıyordum. Bizim iletişimimiz artık çok daha iyi boyuttaydı. Tarçın’a temel itaat eğitimini verirken aslında kendimize de bir sürü iletişim anlamında beceri eklemiştik. O mahmur bakışlarıyla bizim sesimizi yükseltmemize izin vermiyor, bağırmadan da iletişim kurulabileceğini anlatıyordu. Zaman ilerledikçe bize resmen bir şeyler söylüyordu.
Artık hem kendini çok iyi anlatır hem de bizi çok iyi anlar olmuştu. 6 Şubat Kahramanmaraş depreminde evdeki havayı değiştirmek için yapmadığı şey kalmamıştı. Hiç uyumuyor, Begüm’ün karşısına oturuyor ve gözünün içine bakıyordu ki normalde öylece oturup çok uzun süre dik dik gözümüzün içine bakmaz. Sürekli bir yerimize pati atıyor, kendi etrafında dönüyor gidip en sevdiği oyuncak olan ipini getiriyordu. Sonraları anladık ki o minicik yüreğiyle bizi eğlendirmeye ve ortamın ağır havasını dağıtmaya çalışıyormuş. Bunu takip eden günlerde de ne zaman stres seviyemiz yükselse hemen Tarçın devreye girmeye başlamıştı. Üzgün ve stresli olduğumuzu herkesten saklayabiliyorduk hatta birbirimizden bile ama Tarçın’dan saklayamıyorduk. Beyefendi hemen gelip önümüze oturup önce bakmaya, sonra pati atmaya (neremize denk gelirse artık), en son da gidip favori oyuncağını getirmeye başlıyordu. Begüm’e ya da bana bunu yaptığına hemen “Stres yok, stres yok!” demeye başlamıştık. Tam bir şapşaldı. Anında insanın yüzüne bir tebessüm kondurmayı başarıyordu. Bu günlere gelmek tabi ki de hiç kolay olmadı. Artık ben de Begüm de o zamanlara dönmek istemiyorduk. Düşünmek bile istemiyorduk. Evlendiğim kadın özüne dönmüştü. Hayat onun gülüşü kadar güzeldi ve Tarçın’dan sonra hayat daha anlamlıydı. Tarçın ise evini çok seviyordu ve bir an olsun yanımızdan ayrılmak istemiyordu. Biz ona bir yuva verdik diye düşünürken asıl o bize sıcacık bir yuva vermişti. Muhabbet, sohbet, sevgi, huzur… Evimize gelişini bir film şeridine bakar gibi izliyorum şu an karşımda bana pati atarken.
Adını Tarçın koymaya karar verişimiz, tuvalet yönlendirmesi için yeri serip pedin yanına oturarak öylece beklememiz, diş çıkarışını hayretle izlememiz, geceleri ağlayarak rüya görürken onu okşayıp sakinleştirmemiz, hastalandığında her gün veterinerimizin önünde nöbet tutuşumuz… Bunlar sanki hem daha dün hem de bir asır geçmiş gibi geliyor şu an. Bu günlere gelmemizde veterinerimiz Serkan Bey’in de katkıları unutulamaz. Canımızın içi olan yavrumuzun üstüne titremesi, her daim bir telefon kadar uzağımızda olması, her korkumuzda bizi sakinleştirmesi, sorduğumuz sorulara saçma bile olsa cevaplar vermesi, sabrı…
Tüm bunları düşünürken balkonda oturduğum sandalyeden ileri doğru eğilerek Tarçın’ımın yanağına bir öpücük kondurdum. Karşımda oturmuş sodamın bitmesine fırsat vermiyordu. Sürekli patisini kaldırıp dizime koyuyordu. Onu daha fazla bekletmek istemediğim için sodamı bitirmeden kalktım. Gözlerinin içine bakıp “Kazmaya gidelim mi?” dedim. Hemen içeri doğru koşup portmantodaki tasma ve kayışına bakmaya başladı. Sonrasında hoplaya zıplaya kazmak üzere apartmanın önündeki Tarçınland’e (boş arazi) gittik. Balkondaki eşime doğru baktım, o da bize doğru bakıyordu. Göz göze geldik ve o dünyamı aydınlatan gülüşü yüzündeydi. Tarçın hayatımıza çok şey vermişti ve ben ona ne kadar teşekkür etsem azdı. Ona baktığımda ağzımdan çıkacak her cümlenin başı “İyi ki” idi. SON
