Karavan Dürümcüsü
Yazar Esra Saygıner
Akşam üzerimde bir yorgunlukla eve geldim. Günlerden cuma idi ve ben her cuma kendimi aşırı derecede yorgun hissediyordum. Sanki tüm haftanın telaşı, uykusuzluğu, yorgunluğu bugüne toplanmış gibi olurdu.
İçeri girdiğimde annem her zaman ki gibi mutfakta sofrayı hazırlıyordu.
Annem “Hoş geldin oğlum” diye seslendi mutfaktan. Ben de “Hoş buldum” deyip odama geçtim. Beş dakika sonra annem “yemekler hazır hadi sofraya gelin” diye seslenmeye başladı.
İlk seslenişine tepki vermedim, ikinci seslenişinde tamam dedim, üçüncü ve daha sert şekilde seslenince odamdan çıkıp mutfağa geçtim. Sanki üç kere seslenmezse gitmemem gerekiyor gibi bir algıdayım hep. Ya da sınırları zorluyorum. Her seferinde de annemden neden ses vermiyorsun, neden gelmiyorsun, neden acele etmiyorsun serzenişlerini duymayı göze alıp ısrarla kadına o üç kere seslendirmeyi yaptırıyorum.
Biz sofraya geçince annem ‘afiyet olsun’ dedi ve içeri geçti. Uzun zamandır sağlık problemleri nedeniyle yediğine içtiğine dikkat ediyordu. Saat beşte glütensiz, şekersiz kendine uygun yaptığı yemeği yer kalkar, bize de her ne yiyorsak normal onu hazırlardı. Önceleri yadırgayıp üzülürken sonra ona ayak uydurmaya başladık. Yemekten sonra ben sofrayı toplardım, babam da bulaşıkları makinaya koyardı. Küçük kız kardeşim nazlı, havalı bir şey hep kaytarırdı.
Aslında annemin bizden bir beklentisi hiç yoktu, hiç de söylemezdi “Bana yardım edin!” diye. Ağrıları çok olunca mutfağa iki gün giremezdi. O bulaşıklar iki gün birikir de birikirdi. Ne babam ne ben istifimizi bozmazdık. Annem iki gün ilaçlar içer, kürler yapar kendine gelir sonra da evi derler toparlardı.
Sonra baktık bu böyle gitmeyecek elzem ihtiyacı karşılayacak kadar kalkıp bir şeyler yapmaya başladık. Annemin hastalığından mıdır, yaş almasından mıdır nedir bilmem iyice içine kapandı. Konuşmuyor, tepki vermiyor her fırsatta bir köşede Kuran okuyor, kalan vakitte de telefona bakıyordu.
Babam dersen o kadar ayrı dünyalardaydık ki… Çocukluğum, gençliğim onun asabi tavırları altında ezildi gitti işte… Onun kararları asla sorgulanamazdı, karşı gelmek mümkün değildi. Eski devirlerde yaşayan bir hükümdar olsa sanırım az kelle almazdı.
Kız kardeşimle aramızdaki on iki yıllık yaş farkı yüzünden doğru düzgün bir bağ kuramadık. Ama nedense tüm hayatımı etkileyecek kararımı ilk ona açıklama ihtiyacı hissettim. O da zaten anneme ve babama aktararak onlara bir açıklama yapma gereğinden beni kurtardı
.
Kız kardeşim Leyla, anneme; bölümümde yatay geçiş yapıp başka bir şehre taşınacağımı orada da yarı zamanlı işe başlayacağımı anlattı. Annem kanepede yastıkların arasına gömülmüş telefona bakıyordu. Kafasını kaldırıp “hakkında hayırlısı olsun” dedi ve telefona bakmaya devam etti. Evde genelde, “Telefona çok bakıyorsun.” diye ben eleştirilirdim ama annemin de benden pek farkı yoktu. Yanına oturdum gözlerinin içine bakmaya çalıştım.
İyi ya da kötü bir tepki bekledim. Hiç bakmadı bile. Sosyal medyasından keşfete düşmüş yemek videolarını izliyordu. Özellikle de Çinlilerin hızlı hızlı büyük porsiyonlarla yemek yediği videolar var ya hani, işte bıkmadan onları izliyordu.
Önceleri gülüp geçiyordum ama artık sıkılmaya ve hatta annem adına korkmaya başlamıştım. Bu kadar aç kaldığı, kısıtlı besinlerle beslendiği şu dönemde neden sürekli yemek yiyenleri izliyordu anlamak zordu. Sorunca zaten kendi de bilmiyorum diyordu.
Kardeşimin anlattıklarını diğer odadan dinleyen babam yanımıza geldi. Her zamanki gibi anlamadan, dinlemeden, kızmaya başladı. Sanki kızmak için, eleştirmek için var olmuştu bu hayatta. Hızla yerimden kalktım ve ceketimi aldığım gibi evden çıktım. Arkamdan ezbere bildiğim o kelimeler savruluyordu. “Sen çok biliyorsun, biz burada eşek başıyız zaten, büyümüş adam olmuş da karar veriyormuş, yılanın başını zamanında ezmedik…” falan filan. “La havle” dedim sokağa attım kendimi.
Babam, zor bir çocukluk geçirmiş. Öfkeli bir babadan öğrenmiş babalığı ve bize de böyle yaşatıyor. Ne kadar korku sağlarsa o kadar saygınlık kazanacağını sanıyor. Bu yolu sevgi ile kazanmayı hiç denemedi. En azından bana karşı. Umarım kız kardeşime dener.
Kafamda deli sorular yürüdüm yürüdüm. Hava serin üşümeye başladım. Zihnimi susturmak istiyorum olmuyor. Karşıma sahil kenarı dürüm ekmek satan bir karavan büfe çıktı. Oturdum tabureye ekstra büyük boy dürüm istedim. Karnım tok halbuki. Dürüm geldi. Gözümün önünde annemin izlediği o saçma videolar var. Dört lokmada dürümü bitirme yarışı görmüştüm birinde.
“Ben de bitiririm.” dedim. Elimde dürüm önümde ayran. Ne yatay geçiş hevesi kalmış içimde ne işe başlama… İnsan ailesinden ne yaşarsa onu yaşatırmış ya hani. Aklıma bu hikâyeler geldi bir anda. Sonra on yıl sonraki halimi gördüm zihnimde. Kılıf da uydurdum kendimce. Beni bu noktaya onlar getirdi deyip kenara çekilecektim. Kurban rolüm hazırdı yani.
Dürümü ağzıma götürdüm, ısırdığım an bambaşka bir dünyaya geçiş yapacaktım biliyorum. Böyle düşününce de Hz. Âdem ile Hz. Havva geldi aklıma. Sanki aynı seçimin eşiğindeydim. Ve dürümü ısıramadım. Öylece önümdeki sehpaya bıraktım. Kafamı kaldırdım gökyüzüne baktım.
Şehrin tüm ışıkları arasında gökyüzünde parlaklığı hâlâ belli olan o yıldızı gördüm. O sırada ayağıma bir kedi sokuldu. Eğildim başını okşadım. Dürümü tekrar elime aldım, açtım içini kenara koydum.
Bir kedi varken oldu bir anda altı kedi. Yumuldular dürüme bir güzel. Artık üşümüyordum ceketimi elime aldım, koyuldum yola. Tren garına vardım epeyce yürüdükten sonra. Bir dürüm ısırığından dönen kararımla ilk Ankara seferini beklemeye koyuldum.
Editör: Fatma Karataş

