Yazar Neşe Kazan
Bir sır verecek gibi bana yaklaştı, “Olur ya bir gün hafızamı kaybedersem beni bana nasıl anlatırsın?” dedi tüm ciddiyetiyle ve ben ilk cümlemi içimden söylemiştim çoktan. “Narsist…”
Yüzüne karşı defalarca söylediğim bu kelimeyi, şimdi içime içime söylüyor olmam, yıllarca şakayla anlatmaya çalıştığım gerçekliğin, yaşadığımız duygu selinde onun şimşeklerini üzerime çekmek istemeyişimdendi.
Şu an pireyi deve yapacak psikolojideydi. “Dur şimdi, biraz düşüneyim.” dedikten sonra, birlikte bunca yılın ona rağmen su gibi akıp gitmesi içimi burktu. Bir narsistin tedavisinin mümkün olmadığını bilsem de dönüşebileceğinin farkındaydım. “Durup dururken bu soru nereden çıktı?” diye düşünmeye başladım. Bir kitap mı, bir film mi onu bu denli etkiledi? Aslında böyle soruların adamı da değildi. Dünden bugüne ne değişti bilmiyorum. Ama kabul ediyorum, çok iyi soru.
Bunca yıl sessiz mücadelem, yaşadıklarımı üçüncü şahıslara atfederek anlatmam, anlayış butonunda bir kargaşaya sebep olmuş olabilir. Onu öylesine uzun zamandır tanıyorum ki pireyi deve yapacağı her şey heybemde çıkacağı zamanı bekliyor.
Kendimle çelişkiye düştüğüm anlar hep onun doğrularına ikna olmamdandı. İnsan, haklılığına yüzde yüz inandığı konularda kendini suçlu hissedebilir mi? Ben hissettim. Eşim, kelimelere ustalıkla viraj aldırtan bir virtüözdü. Gerçekleri eğip büker, kendi gerçeğini bir heykel gibi gözümün önüne dikerdi. Nasıl mı? Anlatayım öyleyse:
Bir akşam, okul arkadaşlarımla evimizin yan tarafındaki kafede buluşmak için plan yaptık. Yer seçimi tabii ki bana aitti. Birkaç saatliğine evde olmayacağımı söylediğimde, beklentim aslında sadece suskun kalmasıydı. Onaylama, hiç beklemiyordum. Kararlıydım, sesimde en ufak bir titreme yoktu. Bakışları çok sakin ve sabitti. Belli ki o da kararlıydı.
Ağzından, “Sen beni hiç düşünmüyorsun… İhtiyaçlarımı hiç önemsemiyorsun. Beni böyle ortada bırakıp gidecek kadar bencilsin.” sözleri dökülüvermişti. Bir an kendimi onun annesi gibi hissetsem de defalarca yanında olmuş, programlarımı iptal etmiş, kendi isteklerimi geri plana atmıştım. Davam olmuştu artık, ben davamda haklıydım. İçimden “Elimden geleni yaptım.” diye haykırmak geçti.
Kurduğu cümleler zihnimde yankılandıkça, suçluluk yavaş yavaş içime sızdı. Üç cümleyle zihnimde onlarca soru yaratmayı başarabiliyordu. Bağırma yoktu, hakaret yoktu, kendinden son derece emindi. Gerçekliğimi sorgulamaya başladım: “Acaba sahiden ben mi bencildim? Acaba gerçekten sevmiyor muyum onu?” Eşim final cümlesini kurdu. Benim kendimi savunma cümlelerime karşılık onun son darbesiydi. “Bak, yine beni suçluyorsun.
Oysa tek istediğim biraz anlayış.” Haklı olduğum halde, özür diledim. İçimde haklılığımın kırıntıları vardı ama suçluluk, üzerini ölü toprağı gibi kaplamıştı. Arkadaşlarımı arayıp planı iptal etmek zorunda kaldım. Şimdi düşünüyorum da bir narsistle yaşamak, işlemediği suçtan dolayı sanık sandalyesinde oturmaya benziyordu. Kendimi ne kadar güçlü savunursam savunayım, hâkim ve savcı hep aynı kişiydi. Kendimi üzgün, yorgun, mutsuz hissediyordum. Böyle anlarda yaptığım tek şey odama geçip, biraz düşündükten sonra yazmaya koyulmaktı.
Çocukluğumdan gelen alışkanlığımdı günlük tutmak. Duvarları soluk mavi boyalı bir odam vardı. İçerisinde kitaplarım, oyuncaklarım, yatağım. Başucumda küçük cam sürahi. Kapımı her daim kapatırdım yazma eylemimi gerçekleştirirken. Annem elinde bir bardak limonata ile girmeden önce tıklatırdı. “Gel” dediğimde kendime ait sınırlarım olduğunu hissederdim.
Kapının tıklatılması, çalınması gibi değildi. Bana özeldi. Şimdi bu evde zamanla kendime ait hiçbir şeyin kalmadığını fark ettiğimde duyduğum yabancılık hissini, sürekli yok saymaya çalışıyordum. Kapıların sadece dekordan ibaret olduğunu düşündüğüm evde, anlam veremediğim değişiklikler oluyordu. Önce pek önemsemesem de sürekli aynı ikilemi yaşayınca şüphelenmeye başladım. Akşam çıkarken kapattığım odanın kapısını sabah açık bulduğumda unutmuş olabileceğimi düşündüm. Sırt çantamı bıraktığım yerde bulamıyor, telefonumda okumadığım bildirimleri göremiyordum. Defterim karıştırılıyordu, artık kesin emindim.
Kapatırken kıvrılan bir sayfayı fark etmemiş olmalıydı. Mahremiyetim, görünmez bir el tarafından sessizce soyuluyordu. İşin en acı yanı, her değişikliği yakaladığımda, kendi alanımı korumaya çalıştığım için suçluluk hissediyordum. Bütün şüphelerimin gerçeğe dönüştüğü günü defterime, o gece arkadaşlarımla buluşamamanın bende yarattığı duyguyu yazarak kaydettim. Kelimeler kâğıda döküldükçe içim boşalıyor, rahatlıyordum. Bitirdikten sonra kapıyı kapatıp, uyumak için yatak odasına geçtim.
Dolunay, odanın içini aydınlatıyordu. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Kapının kolundan gelen metal sesiyle, yağlanmamış menteşelerin gıcırtısını duyarak uyandım. Gölge gibi süzülürken kendisini izlediğimin farkında değildi. Elini uzattı, defterime dokundu. Defterim kendimden bile sakındığım mahremimdi. Sayfaları çevirdikçe kağıtların hışırtısı pervasızca yükseliyordu. Benim cümlelerim, bana ait en derin sırlarım, gözlerimin önünde özel olmaktan çıkıyordu. Dayanamayıp hışımla odaya koştum. Zaten biliyordum suçluluk hissetmeyeceğini.
Öfkelenmiştim ve onu idare edecek durumda değildim. “Ne yazdın buraya?” diye fısıldadı sakince. O an bariyere toslamışçasına kala kaldım. Sesi, meraktan çok sahiplenmeydi. Defterim elindeydi, kalbim deli gibi çarpıyordu. Çığlık atmak, almak istedim, yapamadım. Çünkü biliyordum: Çığlığım bile onun gözünde suçtu. Çocukluğumdaki o mavi oda geldi gözümün önüne. Annemin kapımı tıklatması, o küçük tok sesle bana verdiği değer… Sonra içinde bulunduğum duruma baktım. Özelime izinsiz giren, kelimelerimi bile bana bırakmayan bu narsist adama.
Muhasebem bittikten sonra kendi gerçekliğime döndüm. Ağız dolusu “benim” diyemediğim evin sadece önemsiz bir detayı gibi hissettim kendimi. Anlayışlı olmaya çabalayan taraf hep bendim. Bu böyle ne kadar devam edebilirdi. Aslında tutkuyla sevmiştik birbirimizi. Tek rakibim yine sevdiğimdi. O hep ‘en’ di. En güzel, en kültürlü, en üstün, en harikulade. Yanında, elimden bir bardak düşüp de kırılacak diye aklımın çıktığı zamanlar öyle çoktu ki… O anlarda büyük bir sessizlik hâkim olurdu ortalığa. Etrafımda beni izleyen bir sürü göz olduğunu hissederdim.
Sadece duruşu, bakışları, nefesi bile beni küçültmek için yeterliydi. Şunu fark ettim; üstünlük hissi, başkalarını eksilttikçe besleniyordu. Her bakışıyla, her sessiz hareketiyle beni karartıyor; kendi ışığını yükseltiyordu. Kalbim hızlı atıyor, göğsüm sıkışıyor, nefes almak zorlaşıyordu. İçimde yükselen korku dalgası, boyun eğme isteğiyle karışsa da bu korkuya karşı sessiz bir öfke doğuyordu. Kendi değerimi hatırlamak için çabalıyordum. Her nefes alışım, her titreyen parmağım, onun sessiz hakimiyetini haykırıyordu. Yüreğimde bir kıvılcım yanıyordu.
O kıvılcım, gölgesine teslim olmayacak, kendi ışığını kaybetmeyecekti. Kararlıydım, an ve an değişsem de şimdi güçlü hissediyordum. Her adımımı takip ettiği için sessizce halletmeliydim. Onun olmadığı saatlerde, elimdeki tek imkânı kullanıp internet üzerinden kitaplar satın alarak karşı ataklarımın ne olacağını belirledim. Bir narsistle yaşamanın püf noktalarını ezberledim.
Nefes egzersiziyle güne başlayıp, her küçümseme davranışında “Not ettim, teşekkürler.” diyecektim kararlılıkla. O, kendini önemsediğimi kayda aldığımı düşünse de aslında tam bir “Geçiştirme projesi’’ idi. “Neyi, neden yaptın?” sorusuna detay vermeden, tartışmaya girmeden kesin ve net bir şekilde “Planladığım gibi yaptım.” demem gerekiyordu okuduğum satırlarda. Kararlılığımı anlamak zorundaydı, bunun için sesimin asla titrememesi lazımdı. Onun öfkelenip sesini yükselttiği “en” anları içinse değerimin düşmeyeceği konusunda kendimi geliştirmeliydim. Kısa cevap kuralı vardı. “Anladım”, “Tamam”, “Teşekkürler” demem gereken.
Tartışma riskini azaltıyordu. Suskunluk kalkanıyla, provoke ettiği anlar için “derin nefes” güç kaybını önlüyordu. Davranışlarını artık kişisel algılamıyor, “Bu onun stratejisi” diyerek zihinsel mesafe oluşturuyordum. Böylelikle bir narsistle yaşamanın şifrelerini de çözmüş oluyordum. Neden ayrılıp bambaşka bir hayat kurmadığımı merak edenler oldu.
Bunu ben de zaman zaman çok düşündüm. “Sen olmazsan ben ne yaparım, terk edersen kaybolurum.” gibi cümleler kuruyordu. Öyle anlarda içinde ortaya çıkmayı bekleyen, o efsane sevgiyi itiraf edeceğini düşünüyordum. Bazen koca bir buketle sürpriz yapıp alnıma güven aşılayan öpücüğünü konduruyordu. Kimi zaman da kendi seçtiği, bana yakışacağını düşündüğü kıyafetlerle eve geliyordu. Gidemedim. Bütün yollarımı da tıkamıştı. Çakılıp kalmıştım.
Onun bana kazdığı çukurda debelenirken önümdeki uzun yılları düşündüm. Bir ömür böyle geçmezdi. “Bir narsistle yaşamayı öğrenmeliyim.” diyerek çıktığım yolda, planlı şekilde ilerlerken geldi soru. “Olur ya bir gün hafızamı kaybedersem, beni bana nasıl anlatırsın?” dedi.
Sesinin tınısı artık hiç yabancı değildi. İçinde bulunduğu durumu kendi lehine çevirmek istediğini sezdim. Yine beni manipüle etmek isterken yakalamıştım. Cevabım kısa, net ve kararlı olmak zorundaydı.
Sen Kral’dın…
