Yazar Neşe Kazan
Mahur sokağındaki mahalle sakinlerini mis kokulu yaz sabahında alçak damlardan aşıp gelen turuncu ışık selamlarken, kedilerin çöp kovalarını paldır küldür devirmesi, ekmek kavgasına geç kalmamak adına tedirgin uyuyanların baş uçlarındaki çalar saatten rol çalıyordu. Yelkovanın akrebi kovalamaktan vazgeçtiğini, sabah yelinde nazlanan bakkal tabelasında görebilirdiniz. Arnavut kaldırımlı sokağın zemininde ilerleyen çöp kamyonlarına güneşle yarışmamalarını anlatmaya çalışan mahalle sakinleri, zamanla bunu da rutine bağlamayı başarmış, rahatsızlık duymak yerine eksikliğini hisseder olmuşlardı. Güneşin tepede yükselmeye başlamasıyla Şennur’un açık penceresinden sızan radyo sesi hep aynı istasyondaydı. Spikerler konuşur, haber okur, şarkı çalar ama duyulmazdı dedikleri, kulaklara gelen uğultu hayatın orada sürdüğünün işaretiydi. Denizlikte dizilen Vita kutularının arasından dünyayla bağlantısını sağlayan hafif geçkin şen dul, o gün de her işini bitirip locasındaki yerini almış, can sıkıntısını giderebilmek için sokağa ilk düşecek olan Veli’yi bekliyordu.
Veli onu yanıltmadı. Kirden görünmeyen yarım eldiveniyle elindeki asasını sağa sola savurarak dünyayı bir pula satmışlığın bedenine yansıyan görüntüsünün farkında değildi. Sadece eksikliğini tamamlamak istercesine salına salına kendine çizdiği güzergahta ilerliyordu. Onu gören şen dul Şennur diyabetten birbirine yapışmış kalın etli dudaklarında kümelenen tükürük birikintilerini dilinle şöyle bir üç yüz altmış derece çevirip ağzını kalayladıktan sonra, gördüğü adama seslendi.
“Hey! Veli çay içer misin? Şöyle yanına da kıymalı börek vereyim sana ha, ister misin?” diyen kadını kafasını sallayarak yanıtladı, sokaklarda ömrünü tüketen adam. Belli ki karnı açtı.
-Kahven de benden, dedi. Karşı pencerenin demir parmaklıklarına sarı bezini asan yay kaşlarına cımbız dokundurmayıp kıyafetlerini kendisi tasarlayan moda ikonu Leyla.
Sonrasında kapılar açıldı. Şennur’un iki basamaklı merdivenin dibinde duran ufak masasına servis yapıldı. Yaşlılıktan birkaç gün alan kadın, kalan çayıyla böreğini melamin tepsi içerisinde ağzını bıçak açmayan adama ikram ederken, moda ikonu aykırı Leyla da eski kotlardan diktiği şalvarını toplayarak alçak tabureye kuruluverdi. Ev sahibi ise koca poposunu sığdırabilmek için birkaç manevra yaptıktan sonra oturmayı başarabildiği taburede derin bir nefes alıp boğazını temizledi önce, sonra başladı konuşmaya:
-Marketten yufka almamak lazım bacım, baksana yufka değil sanki muşamba…
-E bana söyleseydin ya gelirken Ramazan’dan alıverirdim. Gerçi o da bulunmaz Hint kumaşı mübarek, her hafta üzerine üç beş Allah ne verdiyse koyuyor. Başka türlü nasıl beş katlı apartmanı dikecekti ki? Karısı da çarıkla geldi ama şimdi sorsan seni beni beğenmez.
-Ayol, seni zaten beğenmez de beni neden beğenmeyecekmiş ki? Ben onu cemaziyelevvelden beri tanırım. Ha Veli? Sen de söylesene bir şeyler. Hani aynı köyden önce onlar geldiydi de sonra da sen düştüydün bu mahalleye.
Veli’nin kaşları çatıldı, kıldan görünmeyen yüzünün görünen yerleri kızardı, elindeki böreğe baktı, kaldırıp tabağa vurdu. Çay bardağını da devirecekti ki Şennur daha atik davranıp kendi önüne çekti. Asasını eline alan adam kendisinden beklenmeyecek çeviklikle ayağa kalkıp kaçarcasına uzaklaşırken Leyla soran gözlerle yaşlı kadına bakıyordu.
-Bakma bana öyle Leyla. Taşlıdere köyünün nerdeyse yarısı burada. Söylüyorlar işte bir şeyler. Veli bu kadar sinirlendiğine göre demek ki yalancı da değiller.
-Vay be bunca zaman niye söylemedin ki ben de adam hakkında neler kurup durdum. Yok karısı aldatmıştır, yok çocukları terk etmiştir diye. Bir de kimi kimsesi neden yok diye merak eder dururdum. Hatta iyilik olsun diye televizyondaki gündüz kuşaklarına bile yazdım. Şimdi geri dönerlerse ne cevap veririm bilmiyorum. Amaaan… Kaçtı gitti derim o da mı dert. Vay, bak sen Veli’ye meğer ne yere bakan yürek yakanmış. Peki ne olmuş anlatsana bana. Neden hiç konuşmuyor, hep mi böyleydi, ne olmuş?
-Bak benden duymuş olma. Bunlar çocukluktan beri birbirlerine âşıkmış. Öyle diyor köylüleri. Veli şehirde okurken köye her geldiğinde buluşurlarmış. Okul bitip askere gidince olanlar olmuş. Yani anlayacağın sevdiceği Veli kadar vefalı çıkmamış. Gönlü Ramazan’a düşüp düğünlü dernekli evlenince babası da ondan ümidini kesmesi için yazdığı mektupta terhisine bir hafta kala oğluna durumu bildirmiş. Komutanları önce revire götürmüşler, sonra hastaneye. O gün bugün dolanıp dururmuş deli deli. Ha atladım bak. Ramazan, Veli’nin en iyi arkadaşıymış.
-Yok artık ya… Bak sen şu çarıklıya korkmamış da ortalık savaş alanına döner, diye.
-Neyse boşver onları da şu böreği azıcık ufala da koyuver boncuğun tabağına. Mamalar da pahallanmış. Artık onların da özüne dönme zamanı geldi. Dul maaşımla nereye kadar di mi? Ah kocam sağ olaydı, bi tanesini değil, mahallenin bütün kedilerini sahiplenirdi.
-Ya Şennur abla kör ölür badem gözlü olur. Sen bu adam öldüğünde bir damla yaş akıtmadın.
-Sus kız, duyan da gerçek sanacak…
-Öyle ama, her gün kavga eder soluğu bende alırdın. “Bıktım bu adamdan, tutunacak dalım olsa bir saat çekmem.” derdin.
-Ne bileyim işte insan yalnız kalınca o kavgaları bile arıyor. Kendinle konuşuyor, duvarlarla konuşuyor, hatta “keşke şunu da söylemeseydim” bile diyor. O saatten sonra hayat yitirdiklerimizle, elimizde tuttuklarımızın savaşından ibaret oluyor.
– Kız abla kalk, her gün şu pencerede otura otura için çürüdü. Giy üzerine rahat bir şeyler, ayağına sağlam bir ayakkabı, şöööyle Karaköy’den Eminönü’ne doğru bi yürüyelim. Hem balık ekmek de yeriz belki. Kürkçühanına gidip rengarenk yünler alalım. Kızılderili motiflerinden birer panço örelim kendimize. Bekarlık vergisi gelmeden bir de koca bulduk mu tamam.
-Kız güldürme beni. Bizi kim ne yapsın. Ben kendimden bıkmışım, sen deli bozuk…
-Hadi kalk kalk! Böyle pencere kenarında geçmez hayat. Saksı bile senden bıktı. Gel bi dene beğenmezsen üstü kalsın. Uzak dersen de pazara gideriz. Gelince çaylar benden.
Şennur daha fazla nazlanmak istemedi, bedeninde hissettiği belli belirsiz coşkuyla bir hamleyle yerinden kalktı. Yarım kalmış çay bardağını melamin tepsiye yerleştirip bir eline alırken diğer eliyle masada kalan kıyma döküntülerini yere süpürdü. Radyoda yurttan sesler kadınlar korosu çalıyordu.
Tempoya uyan Şennur iki basamaklı merdiveni bir solukta çıkarken, Leyla da komşusuyla kuzenini karşılaştırmak adına yaptığı planın ilk aşamasını başarmanın hafifliğiyle, üzerini değiştirmek için ayağıyla ittirdiği kapıdan içeriye girdi.

2 Yorumlar
Roman tadında bir öykü. Bence romana evrilmeli. Yüreğinize sağlık
Çok teşekkür ederim. Zamanla…