Okuryazarkitaplar
BiyografiEdebiyatManşetŞiir / Şair

Tevfik Fikret ve “Sis”

Tevfik Fikret

Servet-i Fünûn şiirinin en belirleyici ismi olan Tevfik Fikret, bireysel lirizm ile toplumsal eleştiriyi aynı potada eritti. 1867’de İstanbul’da doğdu. Galatasaray Sultanîsi’nde eğitim gördü, ardından aynı kurumda müdürlük yaptı. Şiirinde Batı estetiğini benimsedi; aruzu ustalıkla kullandı. İstibdat dönemine yönelttiği sert eleştiriler, onu yalnızca bir şair değil, aynı zamanda bir fikir adamı konumuna taşıdı.

“Sis”

Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,
beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan
ağırlığının altında her şey silinmiş gibi,
bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar
onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!
Ama bu derin karanlık örtü sana çok lâyık;
lâyık bu örtünüş sana, ey zulümler sahası!
Ey zulümler sahası Evet, ey parlak alan,
ey facialarla donanan ışıklı ve ihtişamlı saha!
Ey parlaklığın ve ihtişamın beşiği ve mezarı olan,
Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kraliçesi!
Ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden
sefahate susamış bağrında yaşatan.
Ey Marmara’nın mavi kucaklayışı içinde
sanki ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın.
Ey köhne Bizans, ey koca büyüleyici bunak,
ey bin kocadan artakalan dul kız;
güzelliğindeki tazelik büyüsü henüz besbelli,
sana bakan gözler hâlâ üstüne titriyor.
Dışarıdan, uzaktan açılan gözlere, süzgün
iki lâcivert gözünle ne kadar cana yakın görünüyorsun!
Cana yakın, hem de en kirli kadınlar gibi;
içerinde coşan ağıtların hiç birine aldırış etmeden.
Sanki bir hain el, daha sen şehir olarak kuruluyorken,
lânetin zehirli suyunu yapına katmış gibi!
Zerrelerinde hep riyakârlığın pislikleri dalgalanır,
İçerinde temiz bir zerre asla bulamazsın.
Hep riyanın çirkefi; hasedin, kâr gütmenin çirkeflikleri;
Yalnız işte bu… Ve sanki hep bunlarla yükselinecek.
Milyonla barındırdığın insan kılıklarından
Parlak ve temiz alınlı kaç adam çıkar?

Örtün, evet ey felâket sahnesi… Örtün artık ey şehir;
örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahbesi!
Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;
Kaatil kuleler, kal’ali ve zindanlı saraylar.
Ey hâtıraların kurşun kaplı kümbetlerini andıran, câmîler;
ey bağlanmış birer dev gibi duran mağrur sütunlar ki,
geçmişleri geleceklere anlatmıya memurdur;
ey dişleri düşmüş, sırıtan sur kafilesi.
Ey kubbeler, ey şanlı dilek evleri;
ey doğruluğun sözlerini taşıyan minâreler.
Ey basık tavanlı medreseler, mahkemelikler;
ey servilerin kara gölgelerinde birer yer
edinen nice bin sabırlı dilenci gürûhu;
“Geçmişlere Rahmet! ” diye yazılı kabir taşları.
Ey türbeler, ey her biri velvele koparan bir hâtıra
canlandırdığı halde sessiz ve sadâsız yatan dedeler!
Ey tozla çamurun çarpıştığı eski sokaklar;
ey her açılan gediği bir vak’a sayıklıyan
vîrâneler, ey azılıların uykuya girdikleri yer.
Ey kapkara damlariyle ayağa kalkmış birer mâtemi
sembole eden harap ve sessiz evler;
ey her biri bir leyleğe yahut bir çaylağa yuva olan
kederli ocaklar ki, bütün acılıklariyle somutmuş,
ve yıllardır tütmek ne… çoktan unutulmuş!
Ey mîdelerin zorlaması zehirinden ötürü
her aşâlığı yiyip yutan köhne ağızlar!
Ey tabi’atin gürlükleri ve nimetleriyle dolu
bir hayata sâhip iken, aç, işsiz ve verimsiz kalıp
her nâmeti, bütün gürlükleri, hep kurtuluş sebeplerini
gökten dilenen tevekkül zilleti ki.. sahtadir!
Ey köpek havlamaları, ey konuşma şerefiyle yükselmiş
olan insanda şu nankörlüğe lânet yağdıran feryât!
Ey faydasız ağlayışlar, ey zehirli gülüşler;
ey eksinlik ve kaderin açık ifadesi, nefretli bakışlar!
Ey ancak masalların tanıdığı bir hâtıra: Nâmus;
ey adamı ikbâl kıblesine götüren yol: Ayak öpme yolu.
Ey silahlı korku ki, öksüz ve dulların ağzındaki
her tâlih şikayeti yapageldiğin yıkımlardan ötürüdür!
Ey bir adamı korumak ve hürriyete kavuşturmak için
yalnız teneffüs hakkı veren kanun masalı!
Ey tutulmayan vaitler, ey sonsuz muhakkak yalan,
ey mahkemelerden biteviye kovulan “hak”!
Ey en şiddetli kuşkularla duygusu körleşerek
vicdanlara uzatılan gizli kulaklar;
ey işitilmek korkusuyle kilitlenmiş ağızlar.
Ey nefret edilen, hakîr görülen millî gayret!
Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasî mahkûm;
ey fazilet ve nezâketin payı, ey çoktan unutulan bu çehre!
Ey korku ağırlığından iki büklüm gemeye alışmış
zengin – fakir herkes, meşhur koca bir millet!
Ey eğilmiş esir baş, ki ak-pak, fakat iğrenç;
ey tâze kadın, ey onu tâkîbe koşan genç!
Ey hicran üzgünü ana, ey küskün karı-koca;
ey kimsesiz; âvâre çocuklar… Hele sizler,
hele sizler…

Şiirin Hikâyesi

Fikret, “Sis” şiirini II. Abdülhamid döneminin baskıcı atmosferinde kaleme aldı. İstanbul’u sis metaforuyla karanlık ve boğucu bir mekân olarak resmetti. Şiir yayımlandığında büyük yankı uyandırdı; dönemin siyasal düzenine yöneltilmiş güçlü bir eleştiri olarak okundu.

Kısa Tahlil

“Sis”, aruz vezniyle yazılmıştır. Yoğun imge kullanımı dikkat çeker. “Dûd”, “zulmet”, “leyle” gibi kelimeler karanlık atmosferi pekiştirir. İstanbul’un “köhne Bizans” olarak anılması tarihsel bir gönderme içerir. Şair, mekân üzerinden siyasal eleştiri kurar. Retorik tekrarlar şiirin dramatik tonunu artırır.

Edebiyat Tarihindeki Etkisi

Tevfik Fikret, Servet-i Fünûn estetiğini zirveye taşıdı. Bireysel temadan toplumsal eleştiriye yöneldi. Şiirde Batılı teknikleri yerleştirdi. “Haluk’un Defteri” ile genç kuşağa seslendi. Cumhuriyet dönemi aydınlanmacı düşüncesi üzerinde dolaylı etkiler bıraktı.

Kısa Biyografi

1867 İstanbul doğumlu şair, Robert Kolej’de öğretmenlik yaptı. Aşiyan’daki evinde yaşadı ve 1915’te hayatını kaybetti. Aşiyan bugün müze olarak ziyaret edilir.

Kaynaklar:

  • Tevfik Fikret, Rübab-ı Şikeste

  • Mehmet Kaplan, Tevfik Fikret

İlgili Haberler

Gezegenimizin Sinir Sistemi, Ley Hatları

okuryazarkitaplar

Yansıması Olmayan Adam

KÜBRA ÇAKAR

Kepez Belediyesi Yazarlık Atölyesi Başvuruları

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...