Avrupalının Gerçek Ruhu (Yazı Dizisi 4)

Siyasi bütünlüğü ve birliği olmadığı halde dünyanın en korkunç insan sürüsü olarak kabul edebileceğimiz Birinci Haçlı ordusu -sürüsü- Bizans’ta akla hayale gelmeyecek yıkım ve katliamları gerçekleştirdi ve Gerçek Avrupalı ruhunu bütün dünyaya tanıttı. İstanbul’da yaptıklarını tarih boyunca hiçbir ordu yapmamıştır ki bunu yazanlar da hem dönemin Bizans tarihçileri hem de Avrupalı tarihçilerdir. İstanbul’da yapılan katliam ve yıkımları ile sayısız kaynak ve belge vardır.
Haçlı sürüsü daha Bizans topraklarına girmeden, Avrupa içlerinde katliamlar yapmaya başlamışlardı. Yahudiler, farklı mezhep mensupları, zenginler ve daha pek çok insan ve millet Haçlı katliamını tanıdı. Aslında o zamanlar yaptıkları ile çağımızda yaptıkları arasında çok büyük bir fark olmadığını görebiliriz. Aynı soykırımcı kafalar, 18. Yüzyıl sonlarından itibaren sömürge topraklarında, Afrika’da ve Hindistan’da da soyları kırmaya, kendilerinden başka hiç kimseyi İNSAN olarak tanımamaya devam ettiler.
Yalnızca Hollanda Kralı 2. Leopold’un yaptıkları bile bize GERÇEK AVRUPALI ruhu hakkında çok şey anlatacaktır. Avrupa’nın ipten kazıktan kurtulmuş İNSANSI sürülerinin Kuzey Amerika’da yaptıkları ise bambaşka bir ruh hastalığının sonucudur. Kâfir ve sapkın saydıkları 50 milyon Kızılderili birkaç yüzyılda tamamen yok edildi. Bırakalım Kızılderilileri Bizonları bile milyonlar halinde öldürdüler. Çünkü Kızılderililer bizon avlayarak en zor koşullarda bile yaşamlarının devam ettirebiliyordu.
İstanbul’dan ayrılan sürü Anadolu’ya indi. Duraklarından biri İznik oldu. İstanbul’da yaptıklarını burada da yaptılar. Ancak kale içinde hapsolan güruh üyeleri bir süre sonunda su ve yiyecek sıkıntısı çekti. Önce at ve eşeklerin kanlarını içerek susuzluklarını gidermeye çalıştılar. Ardından birbirlerinin idrarlarını içtiler. (Birinci Haçlı Seferi, s.62)Daha sonra giysilerini lağım sularında ıslatıp sıkarak lağım sularını içtiler. At, eşek, kedi, köpekten sonra fareleri de yediler.

Bu Haçlı sürüsünün acılarına yine Türkler son verdi. Bunların bazıları din değiştirdi canlarını böyle kurtardılar. Savaşmaya devam edenler ise kendi ifadeleriyle İsa Mesih adına şehit! Olan ilk haçlılar oldular.
Papa 2. Urbanus’un teşvikleri ve cennet vaatleriyle Türklerle karşı karşıya gelen Avrupalı katil sürüsü yenildiğinde buna en çok sevinen Bizans oldu. Ancak Haçlı istilası bununla kalmadı. GOD WİLLS İT, ifadesi dönem Haçlılarının sloganıydı. Bütün yaptıklarını bu cümleye dayandırıyorlardı. TANRI BÖYLE İSTİYOR. Tanrı, Türklerin, Arapların ve Avrupalı olmayan bütün insanların Kâfir ve sapkın olduğunu ve işkencelerle öldürülmeleri gerektiğini söylüyordu Haçlılara. Onlar da öyle yaptılar.
Anadolu içlerinde Haçlılar zaman zaman başarılar elde ediyorlar, kalenin teslim edilmesi halinde kimsenin canına dokunulmayacağına yemin ediyorlardı. Buna inanan kale sakinleri dışarı çıkınca tamamını kılıçtan geçiriyorlardı. Peter Tudebodus’un “Bir Tanığın gözünden 1. Haçlı Seferi” adlı eserinde belirttiğine göre Ermeniler, Haçlılar ile Türkler arasında yaşanan bu savaşlarda sıklıkla taraf değiştirmişlerdir. İLGİNÇ. Ermeniler Birinci Dünya savaşında Osmanlı Rus savaşlarında da Rusların tarafına geçmişlerdir. Türk tarafı yenildiğinde Türklere saldırıp mallarını yağma etmişler, Türklerin kafalarını kesip Haçlılara vermişlerdir. Durum değişince de tam tersini yapmışlardır. (s.145) Ermeniler, Haçlılara her sıkıştıklarında at, silah ve yiyecek yardımı yapıyorlardı. (s.86) Antakya’nın ele geçirilmesinde bu yardımların payı büyüktü.

Oysa Ermeniler, belki de tarihlerinde ilk olarak yalnızca Türk yönetimi altındayken huzur ve barış içinde yaşamışlar ve istedikleri her mesleği yapmışlar ve istedikleri her şehre yerleşmişlerdi. Bilindiği gibi Bizans döneminde birkaç defa göç ettirilmişlerdi ve pek çok şehre girmeleri yasaklanmıştı.
Dönemin Büyük Selçuklu Devleti Musul Atabeyi olan Kürboğa, Kılıçarslan, Malatya’da Danişmentliler, Haçlılara karşı ciddi bir direniş göstermiştir. Ancak siyasi birliğin olmaması, atabeylikler arasındaki çekişmeler Türklerin Haçlılara karşı kesin bir zafer kazanmasını engellemiştir.
Birinci Haçlı askerleri Anadolu’da kimi durumlarda uzun süren açlıklar yaşamışlardır. Bu açlık kimi dönemlerde o boyuta gelmiştir ki Haçlılar, ilk zamanlarda öldürdükleri Türk Askerlerinin kalça etlerini, ardından kokuşmuş cesetlerin tamamını yemişlerdir. Bir süre sonra hayvan ölülerini, köpek ve kedileri de yedikleri pek çok kaynakta geçmektedir.
Kürboğa’nın yenilmesinden, Antakya ve Urfa’nın alınmasından sonra nihayet Kudüs’e ulaşan Haçlıların büyük bölümü Türkler tarafından imha edilmiştir. Bu konuda da rakamlar farklılık gösterse de anlaşılan odur ki her on haçlıdan yedisi İsa adına şehit! Edilmiştir. Eğer Anadolu’da Türk direnişi olmasaydı ve Avrupa’dan gelen sürülerin tamamı Arap coğrafyasına inseydi ihtimaldir ki bugün Arapların adları tarih kitaplarından başka bir yerde kalmayacaktı. Ancak Maalouf ne de diğer Arap tarihçiler bu gerçeği görmek istemiyorlar.
Asıl hedefleri olan Kudüs’te yaptıkları ise ayrı vahşettir. Ancak Kudüs’ten önce Türklerin Haçlılar karşısında yenilgiler yaşamasına sevinen Arap Hanedan temsilcileri Haçlılara elçiler gönderiyor ve yolları boyunca onlara engel teşkil etmeyecekleri konusunda söz veriyorlar ve haçlılara silah, at ve erzak yardımı yapıyorlardı. (s.94)
“Haçlılar Kudüs’te yalnızca savunma yapan, teslim olan askerleri öldürmediler. Girdikleri evlerde beşikte olan veya annelerinin kucağında olan bebekleri bile duvarlara vurarak öldürdüler. Kadınların kafalarını taşla ezdiler. Hamile kadınların karınlarını yarıp bebekleri çıkardırlar. Yaşı ve cinsiyeti ne olursa olsun bir tek KÂFİRin bile canını bağışlamadılar.” (Willermus Tiyensis s.363)
“Haçlılar mabetlere sığınanlara da acımadılar. Üç dinin mabedinde kimleri buldularsa katlettiler. Bu yapıların içlerinde o kadar çok insan öldürdüler ki ölen insanların kanları ayak bileklerinin hizasını aştı.” (s.121)
Haçlılar Kudüs’e gelene kadar Müslümanlar bu şehirde hiç kimsenin diline, mezhebine ve dinine karışmamıştı. Herkes kendi dinini yaşamakta ve ibadetini yapmakta özgürdü. 11. Yüzyılda bilim, sanat, barış ve huzur İslam ülkelerinde ve Türk yönetimlerindeydi.
Kudüs’e yeniden barışın gelmesi için tarih, Selahaddin’in doğmasını bekledi. Büyük komutan halifenin engellemelerine rağmen Kudüs’ü geri alınca üç dinin bu değerli kenti yeniden barış ve huzurla tanıştı.
İlerleyen yüzyıllarda Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim 1517’de pek zorlanmadan Kudüs’ü aldı. Bu tarihten 1917’ye kadar geçen 300 yıl boyunca Kudüs’te hiç kimse dininden, mezhebinden ya da milliyetinden dolayı öldürülmedi. Bu 300 yıllık barış ve huzur dönemi Arapların bağımsız olmak hayalleri ile İngilizlerle birlik olup Türklerle savaşmaları ile sona erdi. Mondros Ateşkes anlaşması ile Türk Devleti coğrafyadan çekildi. Türklerin çekildiği bu topraklarda devlet görünümlü onlarca tabela var. Sınırları cetvelle çizilmiş, bayrakları ingilizler tarafından hazırlanmış bu devletler kuruldukları yıllardan beri sürekli olarak birbirleriyle savaşıyorlar. 107 yıldan beri bu coğrafyada ne bağımsız bir devletten ne de barış tan söz edilemiyor.
Barışın ve huzurun yeniden var olduğu, tek bir insanın bile canının yanmadığı zamanların özlemiyle…
