
Sanırım ne sıradanlıktan çok uzağım ne de çok marjinalim. Ama olması gerektiği gibi de değilim, sinir uçlarım sanki bir insana ait değilmiş gibi. Ritmik bir uyuşmazlık var, içimdeki ses farklı notalara mı hitap ediyor yoksa? Zannetmiyorum ama vazgeçemiyorum da. Spesifik yaşanmışlıkların dışına çıkamamış bir güruh, içi kan ağlarken demir takviyesi almak gibi bir eziyet bu “Mezotimik” ruh hâli. Arada kalmışlığın normal bir eseri miyim?
Bu durum biraz bana “Yaz insanı mısın, kış insanı mı?” sorusunu hatırlatıyor… Yazın o sıcak atmosferini, her sabah uyandığında o duyduğun cıvıltıları, geceleri yatmadan önce sana fısıldayan ateş böceklerini ve benim için tabii ki hava karardıktan sonra deniz kenarında içilen bol buzlu viskiyi kafaya diktikten sonra gecenin karanlığında kendini denizin o boğucu ve karanlık atmosferine salıverme anını… Bu soruyu soran birine bunları anlatmış olsaydım muhtemelen hiç kış faslına geçmeden, sen “yaz” insanısın derdi. Peki ya anlatmaya fırsat bulamadığım o kış… Uzun geceleri çoğu zaman iyi değerlendiremediğimi fark ettiğimde yıkıldım ve yaz mevsimi kapımızı çaldığı zaman fark ettiğim gecelerin kısalması ve güneşin daha geç batması…
Akşam belirli bir saatten sonra gündüzleri dibe çökmüş olan enerjim artar, karamsarlığım epey geri çekilir ve yaşadığımı tekrar hissetmeye başlarım. İşte o uzun geceler sayesinde de aynı zamanda bir kış insanıyım. Ama yazın da kışın da buluştuğu bir ortak nokta var benim için. “Romantizm”. İlham anında kaybolur ve bir daha geri gelmeyecek şekilde yerin dibine saplanır, o romantik uçurumların gerçekten duygularla yazılması… Tek saplantılı arzum gerçeklikti, seni. Kendi gerçekliğimi kaybetmek istemem. Tekilleştirmekten vazgeçtim, “senleri” ile değiştiriyorum tüm gerçekliği. Anında yaşananlar, yaşanamayanlara ağır bastığında bulun beni bu tutkular denizinde.
Akıntıya kapılma! Bir tehlike işareti, kendini kaybetmemen konusunda uyarıyor seni. Seni sürükler ve dibe doğru çeker! Yavaş yavaş nefesinin kesildiğini hissettiğinde yardımına koşma kararı alırdım. Saat 22.00’den sonra alkol satışı yasaktır ama. Çok geç boğulmamaya özen göster derim ki geç boğuldun diyelim. O zaman kendi etrafımda dönmeye başlar ve seni hayal ederdim, boğulana ve başım dönünceye kadar…
Karşılıklı olan hisleri özlüyorum, belki de hayallerimde sadece. Alakasız metaforlar ile donatıldım, anlaşılmayı ve anlamayı zorlaştıranlardan. Düşünceler seni düşündürür, peki anlaşılmak? Tek bir çıkış yolu gözetilemez, bir sürü farklı çıkış yolu var bu durumdan; her çıkış farklı bir anlamışlık hâli oluşturur. Bitmek bilmeyen ihtimaller dünyasının tünellerinde far yakmadan ilerlemektir anlamışlıklar. Yolun sonunun nereye çıkacağını bilirsin. Ama ne ile çarpışacağını tahmin bile edemezsin! Ama anlık kararlar verebilme hakkın her zaman saklı tutulur. Çarpmak istediğin yere o anlık panik hâliyle karar verebilseydin sen süper bir insan olurdun. İmkânsız değil, olamaz da. Metaforlara bir ara; Sinaialı kız. Sinaia bende büyük bir iz bırakan bir şehir. Hani şehirlerin ruhu olur ya, bu ruhu gerçekten hissettiren bir şehir Sinaia. Karpatların eteğinde serin ve puslu dağların arasındaki o yerleşimler. Ruhsal bir revizyondan öte hissettirmişti. İşte romantizmin ilhamını biraz da olsa yüzeye çıkarabilecek bir ortam. Bu derin hikâyeden önce Sinaia’ya geri dönmek isterim “Kraliyet aşkının başkenti” olarak anılan bir şehir. Fakat “aşk” kısmı sorgulanabilir. “Kraliçe Marie” kesinlikle hayatı bir senfoni gibi.
Romantizmin o tiz notaları ile pişmanlıklarını yaşamaya başlamış, sonunda ise o pişmanlıkların bozulmuş yankılarıyla gerçek aşkın onun için bozuk bir akordan hallice olduğunu yavaş yavaş fark etmeye başlamış. Sinaia onun için rahatsız edici seslere sahip bir kraliyet senfoni orkestrasına dönüşmeye başlamış. “Kral Ferdinand” hikâyenin baş aktörlerinden biri. Kraliçe Marie ve Kral Ferdinand’ın evliliği, Romanya Krallığının kaderini taşıyan bir taçtan daha öteydi. Bu evlilik, Romanya Krallığını güçlü Avrupa otoriteleri ile iştirakli bir hâle getirecek ve bu sayede Romanya Krallığı Avrupa’da “tam meşru bir devlet” hâline gelecekti. Meşru ilişkilerin meşru olmayan yanlarından biri “yasak” daha doğrusu sarsıcı ikincil ilişkiler. Belki de Kraliçe Marie, mutluluğu saraylarda aramaktan bunalmış, devlet otoritesinin ona dayattığı ağır formalitelerden bir kaçış arayışındaki bir prenses hâline gelmişti. Kraliyetin dayattığı kurallar… Kural ne ki? Kraliçe olarak her adımı, her sözü, her hareketi Krallığın kaderi ile ilişkilendiriliyordu. Özel hislerini, gerçek duygularını, pişmanlıklarını ve diğer tüm “zihinsel” faaliyetlerini yalnızca kendine saklamak zorundaydı.
Zihinsel bir açık hava hapishanesinden farksızdı onun için hisler. Kraliçe Marie, hep kendi ruhunu besleyen “gerçeklerden” feragat etmek zorunda kalmış bir ruh. Krallık için kişisel fedakârlıklar mı? Tüm bu baskıya rağmen “gerçeklerin” peşinden gitmeyi tercih etmek mi? Seçenekten öte hissettiriyor. “Barbu Ştirbey”, boğuculuğunla yeniden yaz beni. Marie’nin ruhsal sığınağı ama aynı zamanda ağır bir bağımlılığı. İkili ilişkilerde ve daha çok “kaçış” durumlarında, seni mutlu eden, biraz da olsa rahatladığını hissettiğin insanlara ruhsal olarak bağımlı hâle gelip ikincil bir hapishane yaratmak? Ya da yalnızca gerçek tutkuların peşinden gitmenin yükümlülükleri mi desek? Belki de ikisi de olamaz, olmamalı da. Öznel düşüncelerin altında yıkılıp başkalarına kulak asmaktan tamamen kendini alıkoymak? Metaforlara devam Marie, gerçeklerinin peşinden koşan ve her an takılıp düşmeye mahkûm, bir ağacın dalı gibi “diken üstünde” ve “illüzyon” bir özgürlüğe sığınan bir kadın olmaktan kaçamadı. Sinaia’nın ağırlığına karşı koyma! Ezilmeyi kabul ettim. Sinaialı kıza bir mektup beni özel hissettirdin, aynı sen ve bu hikâye gibi. “You are my only refuge, my queen, my Marie…” Sinaialı kızın hikâyesine “veda” Bir müziğin “ritmi” seni kendine çekerse o müziği tüm gün dinleyebilirsin. Peki ya ilerleyen günlerde? O ilk dinlediğin zamanki zevki sana vermez.
