Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetOkurYazarKadınlarÖykü

Yeşil Etekliler

Yeşil Etekliler

  Nilüfer Sedef

Sabah saatleri olmasına rağmen güneşin yakıcı sıcaklığı bedenimi sarmıştı. Terlememeye özen gösteriyordum ama nafile… Birazdan yapılacak operasyon için hazırlığımı yapmışken böylesi bir terleme olacak şey miydi? Zaten geceden beri hiçbir şey yememiş, sigaraya da dokunmamıştım. Anksiyetemin de verdiği huzursuzlukla, bunlardan mahrum olmak iyice geriyordu beni. Rutin kontrol için biraz daha ayrıntılı tetkik istemişlerdi, yaptırmamak için direnmiştim ama maalesef buradaydım, sabahın köründe. Suratımda, mağlubiyeti çoktan kabul etmiş bir askerin ifadesi vardı; teslim oluyordum belki ama bu durumdan hoşnut olmadığımı her hâlimle belli ederek, içimdeki isyanı sırtlanmış bir edayla yürüyordum binaya doğru. Sabahın bu erken saatlerinde uyanmaya alışık olmayan bünyem, uykusuzluğun ağırlığıyla sendeliyordu. Saçlarım, sanki auram dağılmış da her teli onunla birlikte savrulmuş gibiydi. İçimde tuhaf bir bulanıklık… Bu dağınık hâlimle hastanenin serin koridorlarına attım kendimi.

    Alt kattaki bekleme odasına indiğimde, benim gibi erkenden gelmiş birkaç kadınla yorgun ve tedirgin ifadelerimizle anlaştık. Sessizce koltuklara gömülüp beklemeye başladık. Bekleme uzadıkça etrafı seyretmeye koyuldum, vakit fazlalığından. Hepimiz o kadar farklıydık ki… Hiçbir ortak noktamız yokmuş gibi görünüyorduk ama aslında çok önemli bir noktada buluşmuştuk: kadınlık.

   Danışmadaki beyefendi sırayla isimlerimizi okuyarak kayıtları yapmaya başladı. Her gelen kadına… “Hamilelik testiniz tamam mı?” diye soruyordu. Adama kaçamak bakışlar atıp birbirimize dikiyorduk gözlerimizi, hafif kıkırdayarak… Hepimizin ellili yaşlarda olması dışında bir sorun yoktu aslında. Sonradan anlaşıldı yapılan tahlillerin içinde hamilelik testi de varmış da tekrar yaptırmamıza gerek kalmamıştı. Hamile değildik şükür, operasyona manimiz yoktu. Kayıt yapılırken bilgisayarda bir sorun oluştu. Genç görevli, yanındaki kişiye dönüp:“Kanka, sen bir baksana, sorun nerde?” dedi.

   “Kanka” kelimesini duyduğum anda başımı kaldırdım. Gözüm, seslenilen adama takıldı. Bu adam, Kürk Mantolu Madonna’daki Raif Efendi’nin ta kendisiydi sanki. Kıyafetleri, duruşu, havası… O kadar eski bir tevellüte aitti ki, üzerine “kanka” kelimesi yakışmak bir yana, resmen sırıtıyordu. Kelimeyi kırlaşmış saçlarına yakıştırmak istedim, olmadı. Sonra gözlüklerine, gözlüklerin altından bakan çipil gözlerine,  gri çizgili takımına, ceketin üst cebinden sarkan mendiline yakıştırmak istedim onlara da olmadı. Sanki üzerine yanlışlıkla modern bir kelime atılmış gibiydi. Baktı bir süre gence, hiçbir şeye müdahil olmayıp dikkat çekmek istemeyen, sessiz tarafın daha güvenli olduğuna kanaat getirmiş bir ruh haliyle. Ben de yarı açık, uykulu gözlerimle bir ona, bir gence bakıp durdum.

   Raif Efendi, gence gülümsedi. Sorunu sessizce çözdü. Bilgisayarda birkaç tıklama, birkaç tereddütlü bakış ve işlem tamamlandı. Tüm kadınların kayıtları yapıldı. Tekrar yerimize oturduk.

   “Hanııımlaaar, buyrun içeri geliiin!” sesiyle hepimiz birden ayağa kalktık oturduğumuz yerden. Sonunda sekiz kadın bir odaya doluştuk.

Odanın kapısı kapandığında, bekleyişin bir başka evresine geçmiştik: belirsizliğin daha sessiz, daha kişisel olanına. Hemşire gelip bir dolabı açtı ve hepimize kiloş, beli lastikli yeşil etekler verdi. “Hanımlar, bunları giyip camlı bekleme odasına gelin,” dedi ve hızla uzaklaştı. Bizse, kutsal bir emri yerine getirir gibi sessizce giydik o yeşil etekleri. Sonra tek sıra halinde, bir gösteri ekibi gibi ama daha çok ilkokulda sahneye çıkan kız çocukları gibi koridordan yürüyüp camlı bölmeye ilerledik yeşil tütülerimizle. Karşılıklı koltuklara oturduk. Eteklerimiz dizlerimize kadar dökülmüş; biraz absürt, biraz sevimli bir görüntü içindeydik. Benim yarı açık gözüm, herkesi tek tek tararken, “Ne kadar komik görünüyoruz,” diye mırıldandım ve gülmeye başladım. Yanımda oturan esmer, güzel kadın kahkahalarıyla eşlik etti bana. Orada bekledikçe, kadının şen kahkahaları ortalığı çınlattı adeta. Ağır bir hastalığı varmış, bu kadar gülmesinin savunma mekanizması olduğunu fark ettiğimizde bizde ona eşlik ettik her kahkaha atışında.

   Diğer yanımda ki, her şeyden bilgisi olan kadın,

“İşlem sonrası tost-ayran istemişler bekleyenlerden. Onları yedikten sonra çıkabiliyormuşuz” dedi. Karşımda oturan, devamlı karnını tutan kadın,

“Ben kantinciyim, ahh ben yapacaktım ki… Çok güzel yaparım tostu,” dedi.

Hep bir ağızdan, “Ah, ne iyi olurdu,” dedik. Yanımdaki şen şakrak kadın, “Sucuklu yerim ben,” dedi. Çaprazımdaki kadın, “Benimki çift kaşarlı olsun,” dedi.

Kantinci kadın, “Tamam, nasıl isterseniz öyle yaparım. Bekliyorum Sivas’a hepinizi,” dedi. “Geliriz,” dendi hep bir ağızdan. Tost yemeye Sivas’a gitmek için sözleştik.

Tek sorun: hiçbirimizin birbirinde iletişim bilgisi yoktu. İsimlerimizi dahi bilmiyorduk. Ve tost yemek için neden Sivas’a gidecektik, hiçbir fikrim yoktu. Kimsenin de olduğunu sanmıyorum. En hassas, en naif anımızda söylediklerimizden çok, varlığımıza tutunmuştuk ve kahkahalarımıza.

   İsimlerimiz okunmaya başladı. İsmi okunan gidiyor, geri dönmüyordu. Bir huzursuzluk kapladı içimi. Ne oluyordu kadınlara? Başlarına bir şey mi geliyordu? Bu absürt ortamda absürt bir durum olacağına kanaat getiren, yarı uyuyan beynimin az çalışan kısmıyla gizlice ameliyathaneye doğru ilerledim ve operasyondan çıkanları ayılmaları için başka odaya aldıklarını görüp rahatladım. Önümden geçen sedyedeki kantinci kadın,“Ahh, erkek olmak varmış yaaa,” dedi bana dönüp.“Ah evet erkek olmak varmış” diye karşılık verdim, üzgün sesimi takınıp dudaklarımı büzüştürerek. Onun arkasından gelen sedyede şen şakrak kadın vardı; “Hadi bir an önce içeri gir de işlemin bitsin, daha Sivas’a gideceğiz,” deyip kahkaha patlattı her zamanki şen hâliyle. “Tamam,” dedim el sallarken ardından.

   Zeynep Selvi ismi anons edildiğinde ben de içeri girdim ve narkozla beraber uyumuşum. Gözümü açtığımda ayılma odasındayım, diğer yeşil etekliler de diğer yataklardaydı. Kimisi ayılmış, tost-ayran ikilisine geçmişti bile. Şen şakrak olan çoktan ayaklanmış, gidiyordu artık. “Hadi kalkın kız, yeter yattığınız!” diye bağırdı, kahkaha atıp çıktı odadan. Ben de tostumu yedim, ayranımı içtim. Yeşil eteğimi çıkarıp bıraktım diğerlerinin yanına. Sendeleyerek çıktım dışarı.

   Şimdi sigaram elimde, gözüm o camlı bekleme odasında. İçeride kalan o kahkaha, o yeşil etek, o “Sivas’a geliriz” sözü, içimde yankılanıyor. Adlarını bilmediğim kadınlarla aynı tedirginliği, aynı belirsizliği paylaştım. Ama belki de bu, kadın olmanın en ortak hâliydi: Bilinmeyenin eşiğinde, bir başkasının varlığına tutunarak durmak. Absürd diye düşündüğüm bu anlar en sahici anlardı aslında.

İlgili Haberler

Postmodernizm ve Türk Edebiyatındaki Etkileri

okuryazarkitaplar

FETİH MARŞI – Arif Nihat ASYA

okuryazarkitaplar

Cevherim

KÜBRA ÇAKAR

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...