Okuryazarkitaplar
Image default
EdebiyatManşetÖykü

3B Bakmak

   Birinci yolcu endişeyle baktı gökyüzüne. Nehrin debisini aşağı yukarı hesapladı.

“Kümülonimbus bulutları yükseliyor, okyanusa yakın değiliz. Tropikal bir fırtınadan çok konvektif bir dağ fırtınası. Tornada olasılığı çok düşük ama yerel şiddetli bir rüzgâra yakalanma olasılığım var. Bir an önce güvenli bir yere geçmeliyim.” dedi. Eşyalarını toplayıp önceden belirlediği mağaraya doğru yürüdü. İçeri girerken ürperdi.

“Karanlıktan nefret ediyorum, ürkünç ve bilinmez. Görünür olmayan, ölçülemez. Ölçülemeyen her şey insan için sorun. Önce bir ışık yakmalıyım.” diye söylendi.

İkinci yolcu durumu kabullenmiş görünüyordu. Kendi kendine konuştu.

“Hadi bakalım Baymaz Efendi, tabiat dengeye gelecek zahir. Senle bir alıp veremediği yok, bugün izin bu kadar. Şuracığa ilişiverelim de ruhumuz dinlensin. Epey karanlıkmış. Olsun varsın karanlık olmadan ışığın kıymeti bilinir mi? Hah, bak! Işığı andık, “Buradayım” dedi. Çoktan girmişti yarı aydınlığın içine.

Kader ikisini buluştururken üçüncü yolcu nehirle inatlaşıyordu hâlâ. Sonunda nefes nefese kıyısına geldiği ırmak hunharca üzerine atladı, yutmadı, kıyıya fırlattı onu. Geçit vermeyecekti anlaşılan. “Merak etme geri dönüp hakkından geleceğim senin!” Bunları dişlerini sıkıp ellerini yumruk yaparak söylemişti. Arkasına baktı, kimsecikler yoktu, saklanmalıydı bir an önce. Koşarken mağaranın ağzını gördü, tereddüt bile etmeden oraya koştu. Karanlık görünüyordu.” Yine dört ayağının üzerine düştün oğlum. Kimse bulamaz seni burada. Sote ve karanlık. En sevdiğim. Görünmek istemezsen görünmezsin.”

Son yolcu mağaradan içeri girdiğinde diğerlerini fark eder etmez, duvara yansırken titreyen dev gölgesinin yanında, bedeni ne kadar çelimsiz kalsa da saçı sakalı karışmış başını ileri atarak; gür, çatık kaşları, sert bakışlarıyla yolcuları hükmü altına almaktı niyeti, bıçağını sağa sola sallayarak:

“Vay vay vay! Kimler varmış burada! Sidikli bir ihtiyarla, bir parlak çocuk.” Genç olanın yanağına bıçağı sürttü.

“Façasına da bak! Korktun mu len? İstediklerimi yaparsanız, canınızı bağışlarım, şimdilik tabii. Hadi sökülün paraları! 20-30 leşim var. İki daha eklense bir şey kaybetmem ona göre. Ama siz çok şey kaybedersiniz, di mi lan hanım evladı? Adın ne senin çocuk?”

“Bilgen benim adım, bilim insanıyım ben, beyefendi. Araştırmacıyım. Hem çocuk deyip durmayın, homo sapiens maturus diyebilirsiniz.

“Homo, momo, tercihlerinizle ilgilenmiyorum beyim. Bana para lazım. Heee sakın bana ilişeyim falan deme bak, şişlerim, namusuma elletmem.

“Yok öyle değil beyefendi, yani otuz yaş üstüyüm, olgun, yetişkin insan demek.”

“Amma kafa ütüledin. Bu haza düdük be babalık. Sevdim seni hiç konuşmuyorsun, az laf çok iş değil mi? Aferin. Sen öt bakalım, kimsin, nesin?”

“Geldik ezelden gideriz ebede. Buraya da konaklamaya geldik evladım. Adımı sual edersen Baymaz Dede deyiverirler.”

“Ne maz, ne maz? ”

“Baymaz, malla mülkle alakası olmayan, çulsuzum elbet ondan. Sen demez misin bize adını?”

“Balta derler bana, niye diye sormazsınız herhalde. Namım yürümüştür âlemde. Oldu mu? Şimdi zıbarın, sabah işim var sizinle. Bi’ yanlışınızı görürsem şişlerim ona göre!”

Gece gittikçe koyulaşırken dışarıdaki fırtınayı büyütüyor, içerde küçülen ateşin çıtırtıları ve mağaranın ağzından mütemadiyen düşen damlaların sesinden başka bir ses duyulmuyordu. İki yolcu duvardaki gölgelerine dalmış, susuyorlardı. Sessizliği Bilgen bozdu. Fısıltıyla:

“İhtiyar, öldürecek mi bizi dersin? Sonumun böyle olacağını hiç düşünmezdim. Ölmek istemiyorum ben. Albert Camus’un dediği gibi: ‘ölüm en büyük trajedi’. Anlamsızlık, saçmalık.! Hiç olmaya, yokluğa hazır değilim ben. Kaçalım hadi, kurtulalım.“

“Evlat, dışarısı buradan daha hırçın şu vakit. Azrail ile randevu zamanımız bellidir. İleri de geri de alamayız. Canın sahibi biz değiliz ki endişe edelim. Yok olan giydiğimiz beden elbisesidir. Ruh ölmez, hiç olmaz. Tersine bakidir. Ölüm de bizi bekleyen bir canavar değildir, geçittir. Ana rahminden dünyaya geçtiğimiz gibi buradan da başka bir boyuta geçeceğiz. Baktığın yeri değiştir evlat, bütün resmi göreceksin.”

Kahkahayı bastı Balta.

 “Siz dinciler yolunuzu bulmuşunuz babalık. Din tüccarlığı yap sonra cebellezi ha! Hem kesin kafa ütülemeyi. Ben size konuşmayın demedim mi? Ölümünüz benim elimden olunca bakarsınız tadına. Ölümü elinde tuttun mu, hayatı da tutarsın babalık. Meydan okuyacaksın Azrail’e. Hükmedeceksin, asla boyun eğmeyeceksin. Bak bana her yerim delik deşik, hükmetmesini bildim. Ne vartalar atlattım, imamın kayığına yine de bindiremediler beni. Öldürmeyi seçtim, ölmeyi değil. Maval okumayın, zıbarın.”

Baymaz Dede dingin, derin, anlamlı bir tebessümle baktı adamın yüzüne. Bilgen kaygıyla kapattı gözlerini.

Güneş bambaşka bir güne doğarken taze, tertemiz aydınlık süzüldü mağaradan içeriye. Ateş soğuk geceye direnmiş, dışarıdan sızıveren sabah rüzgarına direnmemişti, verdi son nefesini, acı bir duman bıraktı geride, o da geçti gitti. Mağaraya giren rüzgâr ateşi uyuturken canları uyandırmıştı. Biri hariç. Yerde boylu boyunca hareketsiz yatan adam, küçük, cılız bir böceğin ısırığına mağlup olmuştu. Bilgen:

“Güç değil, akıldır insanı yaşatan. Akıllı olsaydı, akrep yuvasının yanına yatmazdı. Androctonus scırpiones, ölüm akrebi. Öldürücüdür. Hayret bu türe burada pek rastlanmaz.”

Yine gülümsedi ihtiyar:

“Herkes fıtratının gereğini yapar evlat, vazife ne ise o. Ne akılda marifet, ne güçte. Akrebe akreplik, insana insanlık gerektir.”

Editör: Fatma Karataş

İlgili Haberler

Birey ve Anne Olarak Toplumsal Sorumluluğumuz

KÜBRA ÇAKAR

Meczup

KÜBRA ÇAKAR

Yaşlı Gitarist

Comcini

2 Yorumlar

Ayza 23 Kasım 2025 at 17:31

Harika bir hikaye. Tasvirleriniz müthiş. Hayat dersi aldığım bir hikaye idi. Kitabınız var mı? Yeni hikayelerinizi bekliyoruz.

Cevap Ver
Birsen Acar 25 Kasım 2025 at 18:18

Güzel düşünceleriniz için çok teşekkür ederim Ayza. Çıkmış kitabım yok, proje aşamasındayım.

Cevap Ver

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...