Kızım, bundan sekiz yıl önce bir akşam; yanında ürkek ve titrek küçücük bir yavruyla çıkageldi. Kucağındaki yaklaşık bir aylık olmalıydı. Çok çekinen ama mini minnacık bir yavruydu.
Kucaktan iner inmez telaşla koltuğun altına kaçmış ve en ulaşılmaz yere kıvrılıvermişti. İnsanlardan kaçıyor, en güvenli bulduğu bir köşede bekliyordu. Yarı açık gözleriyle çevreyi gözetliyor, herhangi bir hareketlilik sezinler sezinlemez güvenli hissettiği başka bir köşeye gizleniyordu. Bizlerse onun rahat edebilmesi ve bizlere alışabilmesi için su getiriyor, yiyebileceği şeyler taşıyor ve süt dolu kâseler sokuşturuyorduk. Bununla da yetinmiyor, sevimli ve ilgili bir şekilde yanına yaklaşıyor, şekilden şekle girerek garip garip sesler çıkarmak suretiyle tedirginliğinden kurtulması için elimizden gele her şeyi yapıyorduk. O ise sessiz ve korku dolu gözlerle uzaktan uzağa bizi takip ediyordu.
İlk birkaç saatlik endişeli bekleyişten sonra çevresini gözetleyerek yavaş yavaş su içmeye başladı. Birkaç günlük gelgitlerin akabinde birazcık birazcık çevreyi keşif gezilerine çıktı. Kenarı köşeyi kokluyor, yeminin bulunduğu köşeye gidip geliyordu. Birkaç hafta sonra ise bizim yakınlarımızda dolanmaya bizim dokunmamızdan ürkmemeye başlamıştı bile.
Gün günü, ay ayı kovalayıp da yılları geride bıraktıkça küçük yavru, evin altını üstüne getirmeye başlayan bir canavara dönüştü. Koltuktan koltuğa atlıyor, odadan odaya geziyor, zıplıyor, koşuyor, gizleniyor, çıkıyor kendi dünyasının tek kahramanı gibi bütün evi dolduruyordu. Mekânın kendi mekânı olduğunu hissettirmek maksadıyla kıyıya köşeye kuyruğunu titreterek sıvı püskürtüyordu. Bizi rahatsız etmesine ediyor ama kendisini mutlu ettiği bir gerçekti. Beraber yaşamanın/yaşayabilmenin bedeli de kokusuna, kılına, nazına, yer yer de hışmına katlanmaktı sanırım. Biz de katlanıyorduk ya da katlanmak zorunda kalıyorduk.
Evin neşesi, kızımın can yoldaşı, oğlumun duygusal desteği benimse kortizon seviyemi düşüren ve mutlu olabilmeme katkı sağlayan biricik dostumdu. Bu arada, evin iki sakini vardı ki birbirinden uzak durmak onlar için kaçınılmaz bir ödevdi sanki. Biri evin kadını olan çocukların annesi, diğeri de evin kadınının sesine bir türlü alışamayan evin kalanının neşesiydi.
Her şey tıkırında akıp giderken bir gün, yan odadan büyük bir gürültü ve acı bir ciyaklama sesiyle sarsıldık. Yerimizden fırladığımız gibi diğer odaya koştuk. Odaya girdik ki, televizyonun yere devrilmişti. Ama ortalıkta başka hiç kimse ve hiçbir şey yoktu. Televizyonu yerine kaldırırken elektik kablosunun kemirilmek suretiyle koptuğunu fark ettik. Televizyonu bırakıp evin neşesini aramaya koyulduk. Üçlü koltuğun altının en ücra köşesinde korkulu gözlerle ve titreyen vücuduyla kıvranmış olan evin neşesiyle karşılaştık. Koltuğu çekip kucağıma aldığımda kalbi deli gibi çarpıyor kendisi ise tir tir titriyordu. Anladık ki kabloyu kemirmiş ve meydana çıkan açık tellerden geçen elektrik akımına kapılmış. Bu musibet, kendisine ders oldu ve birkaç ay televizyonun yanından geçerken yan yan bakıyor ve asla kabloya yaklaşmıyordu. Bu birkaç aylık korkudan sonra evde ki kemirebileceği bütün kabloları kemirmeye başladı. Kalın ve sert kabloların haricindeki bütün kabloları koparıyor sonra da kimsenin görmeyeceği bir yere gizleniyordu. Evin neşesi artık evin kablo canavarına dönüşmüştü. Adrenalin ve macera tutkusunu, kablolarla tatmin eder hale gelmişti.
Ayrıca iki defa evin balkonundan yan odanın penceresine atlarken birisinde dördüncü kattan beton yola, diğer evde ise üçüncü kattan çiçek tarhına düştü. Birkaç gün sessiz ve sakin yatıyor, sonrası yine meraklı, korkusuzluğa ve inatçılığa devam ediyordu. Bütün bunlara rağmen sevimliliğinden herhangi bir şey de kaybetmedi.
İşte bu kedimizin adıdır: ‘’Van Gogh’’. İntihara meyilli tavırları, inatçılığı ve merakı gibi karakterleri bize ünlü ressamı anımsatmakta. Ayrıca kızıl tüyleri ressamın kızıl saçlarına ve kızıl tüylerinin arasında zikzak çizen dalgalı beyazlıkları ise yaptığı resimlerdeki dalgalı desenlerine benzediğinden dolayı ‘’Van Gogh’’ adını almayı fazlasıyla hak ediyor.
Evet, ne o kablo kemirme huyundan vaz geçeceğe benziyor ne de biz ondan vaz geçeceğe. Onun bize alıştığından daha fazla biz onunla yaşamaya alıştık artık. Bizimkisi, huzur verici ve küçük bedeller karşılığında da olsa her iki tarafın yaşam kalitesini yükselten derin bir yoldaşlık ilişkisidir.
Editör – Kübra Çakar
