
Yıllar sonra, köydeki bir arkadaşımın ısrarı üzerine, babamın görevi nedeniyle çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği köye ziyarete geldim. Her şey çok değişmişti; dümdüz, alelade çıkılmış betonarme köy evleri modernleşmiş, toprak yollar asfalta dönüşmüştü. Okulum değişmiş, tanıdığım birçok insan yaş almış, yüzüne aşina olmadığım birçok çocuk da doğup büyümüştü. Yalnız, kavaklığın oraya giden patika yol olduğu gibi duruyordu.
Ağaçlar da aynıydı; yıllar önceki ağaçların ta kendisiymiş gibi. Köye ait olan bu araziye bildim bileli kavak dikilir, olgunlaştıkça kesilir, köye gelir getirmesi için satılır ve yerlerine yenileri dikilirdi. Misafir olduğum evde sabah erkenden uyandım. Herkes uyuyorken kavaklığa gitmeliydim. ‘’Kahvaltıya kadar biraz yürüyüş yapıp geleceğim.’’ diye bir not bırakarak çıktım. Patikanın başında durup gökyüzüne doğru uzanan ağaçlara baktım. Rüzgâr hafifçe esip çocukluğumun ve gençliğimin hatıralarını fısıldarken içimi derin bir sızı kapladı. Yürüyüp ağaçların arasına daldım. İşte, şurada, şu ağacın arkasındaydı, on yedi yaşım. Köyün en yakışıklısına, en marjinaline âşık kız. Neden bilmem, sıradan olan ilgimi çekmez, ışığı farklı olan insanlara çekilirdim; Engin de öyleydi. Kimselere benzemiyordu. Köyün düzenine aykırı bir havası vardı. Sanki bir Yeşilçam jönü, bir Hollywood aktörüydü. Yaşça benden epey büyüktü ama ben de yaşıtlarımdan farklıydım. Çeyiz için dantel öreceğime kitap okur, resim yapardım. Anılarımı içime çeker gibi derin bir nefes aldım.
Bir düğünde bakışmıştık ilk kez Engin’le uzun uzun. O mu bakmıştı önce, yoksa ben mi bilmiyorum. Sonra, nerde rastlaşsak öylece dalıp dakikalarca bakardık birbirimizin gözlerine. Hiç konuşma fırsatımız olmamıştı. Köylük yerdi, bir gören olur, laf söz edilirdi. Konuşsaydık, kim bilir birbirimize ne söylerdik? Galiba ben hiçbir şey söylemezdim, yine öyle bakardım, hayran hayran… Annem sezmişti, bir gün sordu:
“Hep bana bakıyor.” Dedim utanarak. Herhalde boş yere ümitlenmeyeyim diye, “O bana da bakıyor, herkese bakıyor.” deyince, “Sen de beni görüyordur.” demiştim de yüzüme baka kalmıştı annem.
Herkese mi bakıyordu sahiden, soramamıştım. Sonu olmayacak saf bir aşktı benimki. Ama bir gün tesadüfen yanımdan geçerken elime çabucak bir not tutuşturdu. “Yarın kavaklığın oraya gel.” yazıyordu.
Gittim, oradaydı ama başkaları da vardı. Bir kadın, köyün en dedikoducularından. Halimizden anlamış olmalıydı ki, gözlerini üzerimizden hiç ayırmadı. Konuşamadık. Sonra duydum ki hastalanmış, ameliyat olmuş. İyileşir gelir, kimsenin olmadığı bir zamanda kavaklıkta buluşuruz diye dualar ediyordum.
Günler sonra, “Engin ölmüş!” dedi birileri.
Nasıl yani? Ne demekti bu?
Doğru olamaz! Hayır!
Böyle çekip gidemez.
Bana sözü vardı; biz konuşacaktık.
Şimdi ben ne diye ağlayacağım ki? Ne sözlüm oluyor, Engin ne de nişanlım.
Hem ağlarsam kötü ağlarım; inletirim dağı taşı, saçlarımı yolarım, göğsümü parçalarım.
“Neyin oluyor da Engin, böyle ağlıyorsun?” demezler mi?
Boğazıma bir yumru oturdu ve ardından bütün renkler soldu. Zaman karanlığa gömüldü. Her şey buz kesti. Sonra haykırdım karanlığı yırtarcasına: “Ben kavaklığın oraya geldim. Engin, sen neredesin?” Elimde yıpranmış, sararmış üzerindeki yazı neredeyse kaybolmuş kâğıda baktım yeniden. Bütün ağaçlar etrafımda pervane olmuş dönüyorlardı.
