Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

Geç Aşk

Hamit Doğan
Hamit Doğan
Ellerini koydum elimin üstüne.
Kıskandı kalbim.
Kızıyorum kendi kendime.
Boşa sensiz geçmiş senelerim
Sevmemişim.
Miş gibi yapmışım
Şimdi bildim.
Bana da onlara da yazık.
Bu bedene sevgilerini yük etmişim.
Seni gördüğüm an.
Çay kaşığımın sesini,
Gülüşünle kesmiştin.
Dönüp baktım
Sadece baktım sandım.
Meğer ölmüşüm o an.
Sen doğmuşsun bende.
Ne güzelmiş böyle ölmek
Gülerek sırat köpründen
Cennetine düşmek.

Bir süredir hayatı pek de güzel gitmiyordu. Daha önceleri öyle büyük üzüntüleri olmamıştı hani, büyük sevinçleri olmadığı gibi… Kısa süreli acılar yaşamıştı sadece. Mesela sevdiklerinden bazılarını kaybetmişti. Toprağa verirken üzülmüş, birkaç gün sonra unutmuştu. Birkaç kere âşık olmayı denemişti ama yaş artık otuz yediydi. İnsanlar sağından solundan geçip giderek kendi hayatlarını yaşarken o, çoğu gece televizyonun karşısında uyuya kalırdı. Uyandığında içini garip bir üşüme kaplar, “Üstümü örten biri olsaydı, ne güzel olurdu.” diye düşünürdü. Hatta “Hadi kalk, yatağına geç.” diyen biri… Tekrar anne baba edinemezdi ama ya bir eş, bir yoldaş… Sevgi bahçesine düşecek bir damlayla yeniden filizlenmeyi bekleyen, yalnızlaşmış, çürümeye yüz tutmuş, susuz kalmış bir çöl gibiydi. Belki bir gün… Belki küçük küçük yeşillenip o da yeniden çiçek açardı. Demiştim ya, hayatı çok da fena sayılmazdı. Yaşanmış güzel anıları da vardı. Mesela kapısında onu bekleyen bir kedi… Sokak kedisi olsa da sevdirirdi kendini. Günlük yemeğini alır, sonra giderdi. O sabah da her zamanki gibi işe gitmek için evden çıkmıştı. Tezgahtardı. Öyle çok önemli bir iş değildi ama arkadaşları onu severdi, o da onları. Ne var ki tüm iş arkadaşları ondan yaşça küçüktü. Farklı konuşup farklı şeyler isterlerdi hayattan.

İşte yine o günlerden biriydi. Ufak ve yeşil renkli arabasıyla işe giderken bir türlü ayarlayamadığı o meşhur “iki saniyelik zaman farkı” yüzünden önünde duran arabayı fark edemedi ve ona yavaşça çarptı. Olan kendi arabasına olmuştu. Eski modeldi zaten. Tamponu yerinden çıkmıştı. Arabadaki adam hiç kıpırdamamıştı yerinden. Yavaşça arabasından indi. Sağını solunu kontrol etti, vücudunda bir şey yoktu. Üzülmüştü elbette çünkü arabasından uzun süre mahrum kalabilirdi. Maddi anlamda da sıkıntıya düşebilirdi, zira kendi arabasının kaskosu yoktu. Karşı tarafın arabasını yaptırabilirdi ama kendi arabası ne olacaktı? Kendini teselli ederek, “Neyse, bir çaresi bulunur.” dedi. Özür dileyip yola devam etmek istedi. Eğilip arabadan çantasını aldı. Doğrulduğu anda karşısında bir adam durdu. Göz göze geldiler. Adam konuşmaya başladı:

— Bir şeyiniz yok ya? Umarım yaralanmamışsınızdır…

Sessizlik oldu. Bir anlık ama bir ömür gibi gelen… Hiçbir şey diyemedi. Adam yere düşen tamponu aldı, bagajı açtı ve sessizce içine koydu. Sonra söze girip yalnızca:

— Geçmiş olsun. Bende bir şey yok. Siz de tamir ettirirsiniz artık…

Sözlerinden sonra arabaya geçti, biraz ilerleyip park etti ve karşıdaki kafeye gidip oturdu.

Kadın öylece kalakaldı. Her şey çok hızlı olup bitmişti. Arabasına bindi. Kontağı çevirdi, araba çalıştı ama gidemedi. Gözleri, kafede oturan adama takılmıştı. Nedenini bilmiyordu ama… Gidemedi. Arabayı yolun kenarına çekip park etti. Beş, belki de on dakika orada öylece durdu. Adam, onun hâlâ orada olduğunu fark etmemişti. Ama bir şey değişmişti kadının içinde. Hani demiştim ya, gönül bahçesine bir damla düşse belki filizlenir… Ne filizlenme… Güller açmıştı içinde. Hem de öyle güller ki… Kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Sebebini anlamaya başlıyordu. Nereye baksa, o adamın yumuşak sesi, bakışı ve gülümsemesi gözlerinin önüne geliyordu. Boyu, kilosu, yaşı… Hiçbiri aklında kalmamıştı. Sadece sesi ve gülüşü… “Kocaman kadınsın, ne olacak şimdi? Âşık mı olacağım bu yaştan sonra?” diye kendi kendine söylendi. “Belki de arkadaşlarıma anlatacak tatlı bir hikâyem olur.” diye mırıldandı gülümseyerek. Arabasını çalıştırdı. On beş, yirmi metre gitmişti ki frene bastı. Arabayı tekrar kenara çekti. Koşarak kafeye yöneldi. Adamın karşısına dikildi. Nefes nefese:

— Size bir şey söylemem gerek… Galiba çok âşık olmuş olabilirim. Şu anda tam anlayamıyorum, kalbim küt küt atıyor. Bayılırsam mazur görün ama aşkımı söylemeden gitmek istemedim. İlk defa âşık oluyorum desem yalan olur. Daha önce de bu hissi yaşadığımı sanmıştım ama bu farklı. Şimdi, bu yaşta başıma gelen bu şey… Ayaklarımı yerden kesti. Sizden hiçbir şey beklemiyorum. Sadece… Sevdiğimi söylemek istedim. Utanırım sanmıştım ama aksine çok mutlu oldum. İyi ki söyledim. Sizi tüm kalbimle seviyorum, bunu hissediyorum. Özür dilerim. Belki eşiniz, sevgiliniz vardır. Sizi rahatsız etmek istemem. Zararınızı karşılamak için bir miktar param var. Üzerimde fazla yok ama isterseniz ulaşırsınız, ayarlarız…

Adam hiçbir şey söylemeden yüzüne baktı, gülümsedi. Kadın, bir cevap beklemeden oradan ayrıldı. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki… Evet, o gün âşık olmuştu. Âşık olmanın kendisi, başlı başına bir mirastı. Unutulmuş, bir kenara itilmiş bir miras…

Âşık olmak: Hiç tanımadığın birine, dünyanın en kötü insanı olma ihtimali varsa bile tüm kalbinle bağlanmak… Âşık olmak: Cayır cayır yanacağını bile bile, geçmişini ve geleceğini, hatta içinde bulunduğun ânı kurban etmek… Ona, etinden fazlasını; ruhunu vaat etmek…

Âşık olmak gerek; hesap kitap yapmadan, saçına başına bakmadan, o sana ne verebilir diye düşünmeden…

O gün sadece “kendisi için” sevmeyi öğrenmişti. Ve ona sormadan bir güne, bir âna bin gecesini feda etmişti.

İlgili Haberler

Laota’daki Kadın

KÜBRA ÇAKAR

Üvey Baba – Kemalettin Tuğcu

okuryazarkitaplar

Gül ile Bülbül 🌹🕊️

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...