Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

Zamane İnsanı

Nilüfer TÜRK
Hiç kimse; görmüş geçirmiş, orta yaşa merdiven dayamış bile olsa güneşli, umut vaat eden bir sabaha uyandığında başına gelebilecekleri bilemez, hayal bile edemez.
   Çok uzaklardan gelen horoz günaydınları, çamların iğneleri arasında dolanan rüzgârın reçine kokulu nefesinin karıştığı gün başlangıcı, şahaneydi. Hayat mükemmeldi. Daha iki gün önce o çok istediği arabayı almış ve çok mutlu olmuştu. Bir de bacaklarını sarmaya başlayan romatizma ağrıları olmasaydı. Onu da ilaçla filan hallederdi de bir doktora gidebilse. Zamanı zapt edemiyordu insan, peşinden koşup durmak zorundaydı. ‘‘Eh her güzellik birlikte olamıyor’’ diye düşündü, tevekkül sahibi olamazsa hayatın daha zor olacağını babasından öğrenmişti. Doğruldu, açık pencereden gelen taze havayla ciğerlerini doldurdu, vücudunu esnetti; yeni gelen hizmetçinin “Günaydın efendim,” derken yüzünde beliren şaşkınlığa aldırış etmeden banyoya yürüdü.

Güne ılık bir duşla başlamak günlük rutiniydi. Lavanta kokulu bornozuna sarılıp tıraş olmak için aynanın karşısına geçtiğinde zaman durdu. Kulaklarında davullar çalmaya, beyninde havai fişekler patlamaya başladı; dizleri tutmaz oldu, yere çöktü. İnanamıyordu; iş yerinde devamlı taktığı kibirli, sert ifadeli, çalışanlara hafif üstten bakan maske olduğu gibi duruyordu suratında; olmamalıydı sabah sabah. Ne olmalıydı ki? Birkaç maskesi daha vardı takındığı. Eve geldiğinde sevecen, anlayışlı maskesini kullanırdı; dostları ile eğlenirken taktığı ise neşeli, kahkaha maskesiydi. Annesini ziyarete gittiğinde sabırlı, saygılı maskeyi iliştirirdi yüzüne. Şirketinin kapısından çıkıp arabasına bindiğinde iş maskesini çıkarırdı; her zaman değil, stresli bir günün ardından şoförünün sorgusundan kaçmak için eve girene kadar suratında tutardı. Emektar şoför ona soru sorabilen birkaç kişiden biriydi, onu kırmayı hiç istemezdi. Ama eve geldiğinde mutlaka sıyırır atardı iş maskesini. Bu defa çıkarmayı neden unutmuştu? Karısı ile çocukları tatilde olduğundan atlamış mıydı çıkarmayı, öylece mi yatmıştı? Gülümsemeye çalıştı, olmadı; kıpırdamadı maske. Çocukları küçükken onları güldürmek için yaptığı gibi gözlerini şaşılaştırmaya, dilini burnuna değdirmeye çalıştı. Ne güzel kıkırdarlardı her seferinde; bu defa olmadı, kaybolmuyordu o sert ifade. Maske sonunda yüzünü ele geçirmişti; bırakmıyordu, yapışıp kalmıştı. Panik tüm vücudunu ele geçirdi. Tırmalamaya başladı suratını. Kısa sürede tırnaklarının içi maske parçaları ile doldu. Tekrar aynaya bakmaya cesaret ettiğinde dehşetle titredi. Yüzü yoktu, bomboştu.

Şirketine gitmesi lazımdı, mecburdu. Hiçbir iş yürümezdi onsuz ama yüzü yoktu. Boş verdi, neticede patron oydu, kimin ne demeye hakkı vardı ki? Gitti. Ve hiçbir şey olmadı. Özel sekreteri, iş bilir edalı maskesiyle kahvesini getirip hatırını sordu kibarca. Çalışanlar, hemen efendimci, çok haklısınız efendimci, yaltaklanmacı maskeleriyle gündelik işlerine devam ediyorlardı. Vali yardımcısının, itiraz kabul edilmez önerisi ile işe aldığı yeni mezun genç, kendinden emin, nasıl olsa beni atamaz maskesi ile; her an panik atak geçirebilecek maskeli, arkası olmayan, sadece kendi çabasıyla var olabilen güzel bilgisayar programcısının etrafında dolanıp duruyordu. Sonuç olarak her şey normal seyrinde devam ediyordu. Kimse patronun yüzsüz olduğunun farkında değildi. Bütün gün izledi çalışanlarını, küçük denemeler yaptı; değişmiyordu yüzleri. Hepsinin tek tek iş dışındaki maskelerini çok merak ettiğinin farkına vardı. Hiç mi heyecanlanmaz, hiç mi ağlamaz, hiç mi korkmazlardı; onların da cins cins maskeleri var mıydı? Düşündü, vardı mutlaka.  Zamane insanlarının çoğu, çeşitli maskelerle dolaşıyordu. Gerçi hepsi değil, bazılarının; işsizin, yoksulun, evsizin tek maskesi olurdu doğumdan ölüme; o da açlığın, acının maskesi. Attı kafasından bu düşünceleri, kendini düşündü. İşinde sert, kibirli; evinde ise daima mutlu, sevecen mi görünmeliydi eşine çocuklarına?  Üzgün olamaz mıydı birkaç çalışanını mecburen işten çıkarmak zorunda kaldığı zaman ya da yorgun olamaz mıydı stresli bir günün akşamında? Bacakları ağrıyordu işte. Neden ille sağlıklı, fit görünmek zorundaydı arkadaşları arasında? Ya korku, endişe? Çocuklar hastalandığında korkmak çok normal değil miydi? Hepsi de en doğal insan duygularıydı. Maskesiz yaşam olanaksız mıydı? Nasıl bir işti bu? Mesaisi biten herkes teker teker çıkmıştı aynı maskelerle. O hâlâ dolanıp duruyordu boş şirkette. Gün bitmiş, gece inmişti şehre. Eve götüreceği üç beş evrağı çantasına koydu, kapıda saygıyla bekleyen güvenlik görevlisine başıyla hafif bir selam verip çıktı. Yorgundu.

Arabasına bindi, emektar şoför dikiz aynasından kendini süzüyordu “Yorgun görünüyorsun, evlat’’ dedi üzüntüyle. Başarmıştı.

İlgili Haberler

Bilge Nine Masalı

okuryazarkitaplar

Anadolu’da Halkın Tarih Anlatıları

KÜBRA ÇAKAR

İklim Safsatası

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...