Acımasız Dünya
Yazar Ertan Armağan
Cenazenin olduğu alanı dolduran insanları izlerken göğüs kafesimin sıkıştığını hissediyordum. Emin Usta’nın acısına baskın gelen bir tedirginliğin, tüm vücudumu sarmış olmasının verdiği yılgınlığa direnerek, zorlukla kalabalığın içerisine girip omuz verdiğim tabutun tahta kokusu ile yeşil örtünün arkadaşlığı sayesinde, gerginliğimin geçmeye başladığını anlayabiliyordum. Hayır! Bu doğru değil. Ustamın toprak üzerinde olabildiği son anlarda, onun cansız bedenine yakın olmanın oluşturduğu geçici bir huzur aleminde bulundum sadece.
Mezarlığın etrafındaki ağaçların dalları, fırtınada dalgalanırken tabuttan çıkarılan naaşın üzerine toprak atan insanların hareketlerindeki samimiyetsizlikleri anlayabiliyor; karşımdaki suretlerin yapmacıklıklarının soğukluğunun aksine, kulaklarımı donduran havanın ruhumu ısıttığını fark ediyordum. Sert toprağın merhametini duyabiliyor, yere vurulan kürekleri kullanan ellerin zalimliğini seyrederken burun deliklerimin açılıp kapanmasına engel olamıyor, açık gözlerimden sızan serinliğin rahatlığı ile sakinleşmeye çalışıyordum. Mezara atılan son toprak parçasını gördükten sonra, gerilen bedenimi saran zincirler yavaşça boşalıyor, aklımı kaplayan bulutlar dağılıyor, kalbimin derinlerinde ustamın nefesiyle yanan ateş, tekrar harlanamayacak şekilde sönüyordu. Korkum yok artık! O sırada fabrika müdürünün telefonuyla mesajlaşırken güldüğünü gördüm. Kesin saçma bir fotoğrafa bakıyordu. Geriye doğru taradığı kır saçları, siyah gösterişli kabanı ve son model telefonu, göstermek için sürekli baktığı pahalı kol saatine bakıyordu. Anlamsız özgüvenli hareketlerle, acılı aileye taziyelerini sunarken gizlemeye çalıştığı ciddiyetsizliği hissedilmeyecek gibi değildi. Fabrikanın usta başlarından birine seslendiğini duydum: “Bugün çalışmamız gerekiyordu. Son vazifemizi yaptık ancak işler beklemez. Üç gün mesai yapacağız, siparişin yetişmesi lazım.” dedi. O sırada beni gördüğünde, gözlerine bıraktığım kindar bakışlarımın manasını anlayamayacak kadar kibirliydi. Evine aldığı yeni mobilyaları getiren şirketin iki personelinin eksik olması üzerine, beni eşya taşımaya yardım etmem için götürdü. Ustamın ailesi ile fazla konuşamadım. Memleketlerine döneceklerini öğrendiğimde ise, sırtımdaki son ağırlığın kendiliğinden yok olması üzerine hafifledim. İş bittikten sonra, müdürün eşi eve bırakılmam gerektiğini söylediğinde, başının ağrıdığını bahane edip dolmuş parası verdi. Eve döndüğümde sobayı yakmadım. Kalbim buz gibiydi. Zihnim içinde kavurucu fikirler dolaşıyor, bedenimi ateş basıyordu. Müdürün, benim yağmurda dolmuş beklememe razı olmayan eşine attığı bakış gözümün önünde beliriyordu. Kaşları yukarı doğru kalmış durumda, irice açtığı gözleri ile eşine sessiz olmasını işaret ediyordu. Kararımı verdim! Seni dinlemeyeceğim ustam, göreceksin ben haklıyım.
Belçika’dan yeni alınan makinanın kullanıcısı ben değildim. Ancak ani kalp krizi yüzünden ölen ustam, aletin çalışma prensibini bir süre önce bana anlattığında; her bir parçanın görevini, hangi aksaklıkların yaşanabileceğini anladım. Hatta ustam beni, müdür odasına götürüp “Bu çocuk makinede çalışsın. Kafası zehir gibi.” dediğinde, müdür suratına ekşiterek bana bakıp “Yirmi yaşında bu Sırrı. Liseyi bile bitiremedin değil mi? Taşımada devam etsin.” diye gülmüştü. Odadan çıktığımızda ustamın söylediklerinin son konuşmamıza ait olacağını bilmiyordum. “Liseyi dışardan bitireceksin oğlum. İki yıllık üniversiteye gidersin önce. Okuman lazım senin. Ona aldırma sen, çok zekisin.” diyen ustamın ölümü, çocukluğumdan beri koruyan bir babanın kaybını ifade ediyordu benim için. Seni dinlemeyeceğim, işçilerin arasında defalarca azarlandın. O zamanlar çok düşündüm. Artık yoksun, ailem bildiğim eşin ile çocukların yok. Bir başınayım. Üç günlük fazla mesai sonrasındaki vardiya bitiminde fabrikaya önceden planladığım şekilde girmek için gece bekçisinin telefonla konuşmasını bekledim. Her zaman olduğu gibi bağırıp çağırırken etrafı çevreleyen duvar dibinden arka taraftaki depolara ulaşmayı başardım. Başımı yukarı kaldırdığımda ayın parıltısı altında beliren bulutları izledim. Derin bir nefes alıp depo duvarının önündeki yığıntıları tırmandığımda gündüzden açık bıraktığım camdan içeriye girdim. Merdivenlerden aşağı doğru indikten sonra makinelerin bulunduğu kısma geldim. Bu taraflarda kamera bulunmuyordu. Üç gündür kimseye sezdirmeden incelediğim makinenin önündeki kalın bezlerin altına bir sırada bez sardım. Dışarıdan belli olması imkansızdı. Fabrikanın dışına çıkmak zor olmadı. Bekçi, hâlâ telefonla konuşuyordu. Ertesi gün forklifte yükleme yaparken duyduğum büyük gümbürtü üzerine, etrafımdakilerle imalat kısmına koşarken diğerleri gibi endişe taşımıyor, derin bir merak duygusu içinde ilerliyordum. Kadın mühendisin çığlık atması üzerine başardığımı hissedip daha hızlı koşmaya başladım. Birtakım konuşmalar duyuyordum.
-Allah kahretsin, ölmüş. Ambulans çağırın.
-Makine bezleri saramamış, parça fırlamış.
-Herkes dışarı. Her şeyi kapatın!
Ustam, bu yeni makinelerin çalışma hızını artırdığını ancak otomatik hareket etmelerinden kaynaklı olarak bükemeyecekleri bezlerden dolayı arıza yapabileceklerini, dikkatli olunması gerektiğini müdüre söylediğinde, “Yapma ya! E biz boşuna mühendis olmuşuz. Emin Usta.” diye cevap almıştı. Aleti detaylı incelediğimde, makinenin fazla kalınlıktaki bezi bükmeye çalışırsa ana aksamı hareket ettiren büyük parçanın fırlayabileceğini anladım. Ustam ile konuştuğumda ilave güvenlikli makinelerin daha pahalı olduğunu, müdürün yalakalık yapmak için düşük maliyetli olan bu makinenin alınmasını sağladığını öğrenmiştim. Fırlama ihtimali olan parçanın gidebileceği tek yönün müdür odasının cam kısmı olduğu hesapladığımda, içimde fırtınalar koptu. Planım kusursuz işledi. Cam parçalarının döküldüğü odada bulunan masanın sol tarafına cansız bedeni ile uzanan müdürün başı, tanınmaz hâldeydi. Bir düşmanımdan kurtuldum. Bunu neden daha önce yapmadım? Tüy gibi hafif hissediyorum kendimi. Ah ustam! Yaşasaydın bana hak verirdin. Bak, şimdi buraya işçilere eziyet etmeyen biri gelir belki. Bak, makine işçiye zarar vermedi. Gereğini yapmayan, daha iyisini almayan müdür öldü. Cenazenden sonra, yakınlığımızı bildiği hâlde evine eşya taşıttı bu adam. Yağmurun altında evden gönderdi beni. Pişman değilim. Hangi iyilik bu adama doğru yolu gösterebilirdi? Bana ilk sahip çıktığın zamanı unutamıyorum, ustam. Sana minnettarım ancak sen hayattayken tüm dediklerini yaptım. Göreceksin, haklıyım.
Aradan geçen zamanda, yapılan araştırmaların sonucunda makineyi kimin bozduğuna dair bir ipucunun bulunamadı. Eskisi gibi çalışmaya devam ederken bir gece, yolda karşıma çıkan serserinin biri bana küfretmeye, bağırmaya başladı. Sokağın diğer tarafında başkasının olabileceğini tahmin edip temkinli davranarak, sırtımı duvara yaslayacak şekilde geri çekildim. Hakaretlerinin karşısında korktuğumu düşünen serseri bana doğru ilerleyip bıçağını çektiğinde cüzdanım ile telefonu kaldırıma bırakıp duvara yaslanarak ondan uzaklaşmaya başladım. Yaşadığım gecekondu mahallesinin çok uzağında değildim. Buralarda, sorunlu tipler genellikle tanımadıklarından zorla para almaya çalışır. Ben ise, uzun boyum, korkutucu görüntüm sayesinde bu zamana kadar sorun yaşamadım. Bu sefer, uyuşturucudan gözü dönmüş bir serseri ile karşı karşıyaydım. Tahmin ettiğim üzere, diğer serseri karanlığın içinden belirip arkadaşının yanına geldi. Telefonumu incelemeye başladıklarında, beladan her zaman uzak durmamı öğütleyen ustamı bir kez daha dinlemedim. Gücüme güvenip yerde bulduğum bir taşı fırlattım. Başına aldığı darbe ile yerde kıvranan serserinin, arkadaşı korkup kaçmaya başladığında ona yetişmek için olanca hızımla koşuyordum. Karanlık sokaklardan geçip ışıkların arttığı caddeye doğru koşan serseri, hızlı bir aracın altında can verdi. Diğeri ise yatağa bağlı bir ömür sürdürecekti. Nefsi müdafaadan ceza almadım. O iki serserinin başına gelenler ile ilgili haberlere bakarken çok eğleniyordum. İki düşmanı daha ortadan kaldırmayı başarmıştım. Bunlar yetmezdi bana. Ah ustam! Babam genç yaşında iş kazasında öldüğünde yaşım çok küçüktü. Sen onun en yakın arkadaşı olarak bana sahip çıktın. Okutmaya çalıştın. Dedemle bir olup köydeki mallarımıza el koyan amcam ile yaptığın konuşmalar işe yaramadı. Rahmetli anneme göz koyduğunu ima ettiler. Biliyorum, babamı dışladı dedemle amcam. O yüzden fabrika köşelerinde canını verdi. Dedem çoktan öldü ancak amcam hâlâ hayatta.
Fabrikadan bir hafta izin alıp bayram tatili ile birleştirdim. İstediğim vakti bulmuş olmanın verdiği huzurla sürdüğüm eski motosiklet ile tırmandığım dağ yollarında düşündüğümden fazla üşüyor, planlarımın sonuçlarının bana vereceği hazları hayal ederek zihnimin sıcaklığı ile soğuğa aldırış etmemeye çalışıyordum. Önceden belirlediğim noktaya geldiğimde, yüksek tepelerin arasında yer alan tarlaların arasından kıvrılan nehrin gürültüsünü dinleyerek, iç taraftaki ağaçların arasına motorumu gizledim. Engebeli arazide yaptığım yaklaşık sekiz saatlik yürüyüşün ardından, köyümün dışında bulunan amcamın bağ evine ulaştım. Türlü düzenbazlıklar ile edindiği servetiyle yaptığı iki katlı evin bahçesinde, üç tane araç duruyordu. İki oğlu aileleri ile bayram ziyaretine gelmiş olmalıydı. Yatıya kaldıkları belliydi. Adeta bir maden bulmanın verdiği coşkuyla kar maskemi takıp evin etrafına benzin dökmeye başladım. O sırada merdivenlerden inen amcamı ses çıkaramayacak şekilde boğazlayıp öldürdüm. Yetmez. Arabalar ve ev tutuşmaya başladığında, büyük bir alev kaçılması mümkün olmayacak biçimde etrafı sardığında anne-babama karşı olan sorumluluklarımı yerine getirmenin mutluluğunu duyuyordum. Nedir o gördüğüm? Amcamın en küçük torunu olan on yaşındaki Bahar, camdan kendini dışarı atmayı başardı. Alevlerin arasındaki boşluktan sürünmeye çalışıyor. İzin veremem. Köylüler gelmeden onu boğazlayıp cesedi yanmaktan tanınmaz hale gelmeye başlayan amcamın yanına bıraktım. Dağlara doğru koşuyor, sevincimi dünyaya haykırmak istiyordum. Bana yalvaran gözlerle bakan Bahar’a bak sen! Babam öldüğünde, bana sadece ustam merhamet etti. Artık o yok. Bana engel olabilecek kimse kalmadı. Bir saniye! Ustam, eğer hayatıma girmeseydin ben intikamımı çoktan alırdım. Neden bana engel oldun? Yoksa sen, annemi mi istiyordun? Ona yakın olmak için mi bizi korudun. Annem öldüğü için bunları öğrenemem.
Sekiz saatte ulaştığım köyden, motorumu bıraktığım ormanlık alana doğru yaptığım katliamın bana verdiği zevkin enerjisiyle yaklaşık altı saatte geri dönmeyi başarmıştım. Artık yeni bir hedefim vardı: Bana yıllarca engel olan ustam. Şehir mezarlığına ulaştığımda zamanında ölümüne üzüldüğüm adamın hayatının benim ellerimden sonlanmamasının bende yarattığı sinir yüzünden titriyor, yumruklarımı karşıma çıkan herkese savurmak istiyordum. Evet! Lanet olsun sana! Beni yıllarca kandırdın. Yapabileceğim tek şey mezar taşını kırmak. Şimdilik eşini ve çocuklarını öldüremem. Fazla dikkat çeker. Bir gün onları da öldüreceğimi bil!
Editör: Çağlar Didman
