
Hatırlıyorum, ben beş yaşındaydım. Babam anneme olan aşkını anlatırken kendisini bir albatrosa benzetirdi. Bilirsiniz, albatroslar ömür boyu süren bir eş bağlılığı olan efsanevi deniz kuşlarıdır. Gezgin albatroslar beş on yıl kadar denizde kalır ve sonra çiftleşmek için ıssız bir adaya kendi kolonisine geri döner. Babamla ortak noktaları yok değil hani. Çok küçük olsam da unutamadığım yegâne şey anne ve babamın birbirlerinin gözlerinde sevgiyle kayboldukları anlardır.
Böyle sevgi dolu bir ailede büyümenin kıymetini ve şansımın değerini büyüdükçe fark ettim. Kimseden değer görmeyi ya da sevilmeyi beklemedim. Değerli olduğum ve sevildiğim duygusu ile büyümüştüm ve ben her hâlimle ‘tamdım.’ Karşıma da bana değer veren insanlar çıktı, bu evrenin kanunuymuş, anladım.
Öğrencilik yıllarımda herkesin benim kadar şanslı olmadığı gerçeğiyle yüzleşmiştim. Bazı arkadaşlarımın aileleri tarafından sadece yük olarak görülmesi ya da baş belası olarak nitelendirilmesine inanamıyordum. Bu durum, beni insanları gözlemlemeye ve sorgulamaya sevk etmişti. Bir insanın değeri neye göre ölçülüyordu? Kime göre değişiyordu? Sevgi kaç çeşitti? Herkes sevgiyi nasıl farklı yaşıyordu? Bir insanı sevmek neyi gerektirirdi? Bu liste uzar gider…
Lise yıllarımda okul çıkışı yakın arkadaşlarım Alev ve İmran ile bazen vapura biner, Alsancak’a geçerdik. Alsancak’ta Kordonboyu’ nda dolaşmaya bayılırdık, hele güneşli havalarda. Sonra Gül Sokaktaki kafelere uğrar kendimize gazoz, meşrubat ısmarlardık. Babam da ilk olarak annemi Alsancak’taki Anatolia Pub da görmüş. İlk bakışta aşk onlarınki! Kim bilir daha önce Kordonboyu’ nda, Pasaportta ne aşklar yaşanmıştır.
O yıllarda yani 1980’lerde Alsancak limanı kuru yük gemileri ile yoğun hurda demir ithalatı yapılan uluslararası gemilere hizmet veriyordu. Limanda çoğunlukla Avrupa ülkeleri ve Amerika gemileri oluyordu. Gemilerin hangi ülkelere ait olduğunu bayraklarından tanıyorduk. Zaman zaman devasa lüks yolcu gemileri de gelirdi. Üç kız o lüks gemilerde olmayı hayal eder, sanki seyahatteymiş gibi rol yapar, kahkahalarla güler eğlenirdik.
Alev’in en sevdiği kafe bu gemilerin yabancı mürettebatlarının da yoğun olarak bulunduğu ‘Albatros Kafeydi’. Mavi ve beyazla boyalı sütunlarla kaplı geniş, ferah ve aydınlık bir kafeydi. Öyle bir curcuna olurdu ki akşamüstü, farklı ülkelerden gelen denizcilerin sohbetleri ve kahkahaları tüm kafede yankılanırdı. Yeni insanlarla tanışmak ve yabancı dillerini geliştirmek, tabii biraz da eğlenmek için İzmirli gençler de zaman zaman bu kafede buluşurdu. Biz de ara sıra Alsancak’a geldiğimizde Albatrosa uğramaya çalışırdık. Benim için o atmosferi solumak, farklı hikâyeler dinlemek ve gözlem yapmak için laboratuvar gibi bir yerdi burası. Yoksa bu kadar farklı kültür ve yaşam hikâyesi ile dolu insan kalabalığına nasıl ulaşabilirdim.
Bu denizcilerin on sekiz yaşından tutun da elli yaşına kadar geniş bir yaş aralığı vardı. Bir gün İmran ile birlikte Albatros Kafe’ye gittiğimizde 22 ve 26 yaşlarında iki denizci ile tanıştık. Üç yıldır İtalyan gemisinde çalışıyorlarmış. En uzun seyahatleri otuz beş gün sürmüş. Yaşadıklarını anlattıklarında sanki bir film gibi her kare gözümde canlanmıştı.
Bazen hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığına da şahit olabiliyordu insan. Bir denizci etrafına ördüğü zırhını indirip kalbini açtığında çok dokunaklı hayat hikâyeleri ile karşı karşıya kalıyordum. Kalplerinde hiç bitmeyen bir özlemle dolu akıp giden hayatlar. Kimi eşine, çocuğuna hasret. Kimi anne babasına. Kimi memleketinin toprak kokusuna, kimi sevdiğinin saçlarından esen çiçek kokusuna.
Çok çapkın denizciler de vardı, günübirlik ilişkiler içinde yaşayan. Dünyaya kök salamamış, aidiyet hissi gelişmemiş ve kalabalık içindeki yalnız insanlar. Anlıyordum ki o insanlar için denizci olmak bir kaçıştı âdeta. Tüm bu eksiklikleri unutturan bir kaçış.
Babamın albatrosu ile Alsancak’ın albatrosu ne kadar farklıydı. Biri bağlılık, güven ve sevgiyi yaşatırken diğeri tam tersi bir kaçışı ve geçici mutlulukların ardındaki hüznü hissettiriyordu.
Beni psikoloji okumaya iten de bu farka ve insanı anlamaya olan merakımdı. Albatros Kafe insan çeşitliliği ve hayatın farklı yüzlerini gösteren bir gözlemeviydi. Bunca yıl sonra anladım ki insanı çözmek diye bir şey olamaz. ‘Anladım’ dediğin anda yine yeni bir muamma tam karşında.
