Şubat ayının ortasındayız. Geçen kış olduğu gibi bu sene de yalnız ve kimsesiz tüm depresif halimle mevsime teslim olmuş vaziyetteyim. Kendimi gerekli gereksiz esprilere bile ağlarken buluyorum. Ben iflah olmaz bir manik-depresifim, üstelik tek başımayım. Artık bu gerçeği kesin olarak kabullenmem gerekiyor galiba. İki yıldır doktorlarla boşu boşuna cebelleştim durdum. Gün içinde kendimi hep ağlarken buluyorum. Gözyaşlarım bazen yaz yağmuru gibi gelip geçiyor, bazen de günlerce süren sağanak yağmurlarına dönüşüyor. Evden dışarıya çok az çıkıyorum. Şişmiş, mora çalan gözlerimle devamlı sigara içiyorum. Telefonları geçiştiriyor, sadece biriken çöpleri kapıcıya veriyorum. Bu geceyi de yine ağlayarak geçirdim.
Gecenin sabaha yakın saatlerinde ağrı kesici içip ancak uykuya dalmıştım. Ne kadar uyuduğumu hatırlamıyorum. Yalnız bahara derin bir özlem duyarak uyuduğumu net hatırlıyorum. Uykunun deminde küt diye bir sesle yatağımdan fırladım. Ses üst kattan geliyordu. Belli ki Pamuk yine bir şey devirmişti. Hala açılmamakta direnen göz kapaklarımı zorla açtım. Odanın içine bakındım. Kasvetli hava odayı tamamen sarmıştı. Eşyalar alaca karanlıkta gözüme çeşitli siluetler şeklinde görünüyor, sanki canlanıp üstüme üstüme geliyordu. Bu mevsimde hep böyle olurdum. Bulunduğum mekana yabancılaşır, bir topaç gibi her şey kendi etrafında dönerken geçmişin derinliklerine sürüklenirdim. Ruhum gelgitlerini en üst perdeden yaşarken yalnızlığın en koyusunda çırpına çırpına boğuluyordum. İstemsiz yatağımdan doğruldum. Aralık duran perdeden dışarı baktım. Gökyüzü allak bullak, bulutlar simsiyahtı. Ben güneşin özlemini çekerken gökyüzünde acılı bir matem vardı. Çakan şimşek rengarenk ışıklar saçıyor, ne var ne yok yeryüzüne boca ediyordu. El çabukluğuyla perdeyi sıkı sıkı kapattım. Yerde akşamdan kalma hırkayla korkudan titreyen bedenimi korumaya aldım. Yatağın içinde yorganı üstüme çekip büzüldükçe büzüldüm. Yok oldum, yok oldum ben! Titreyen çeneme, vücuduma bir türlü hâkim olamıyordum. Yine rahmetli annemin sesi kulaklarımda çınlıyordu: ”Sakın yaramazlık yapma! Bak, Gür Gür Baba gelir seni alır.” Annem beni korkutunca ben de masanın altına saklanır: ”Anne! Söyle ne olur beni almasın” diye yalvarırdım. Ben acı hatıralara dalmışken telefonum çaldı. O arıyordu. Dondum kaldım. Telefonu cesaret edip açamadım. Sonra mesajı geldi: ”Evdesin, biliyorum. Oraya geliyorum.” diyordu. Dört kelime… Hiç bitmeyecek roman gibi o büyülü dört kelime…
Yorganın içinde ne kadar kaldım bilmiyorum. Başımı dışarıya çıkardım. Bakışlarım karşımda duran aynada gözleri kocaman, saçları iki yandan kurdele ile toplanmış küçük bir kız çocuğuyla buluştu. Eski ahşap bir masanın altından korkulu gözlerle bana bakıyordu. Ona sessizce: ”Korkma! Ben şimşek çakınca seni korurum. Artık senin yanında ben varım. Güven bana.” dedim. Küçük kız gülümsedi. Bana uzanan ellerini ellerime hapsettim. Yumuk yumuk sıcacıktı. Bu anın bitmesini hiç istemiyordum.
Küçük kızın görüntüsü yavaş yavaş kaybolurken artık ayna daha çok parlıyor, ışıldıyordu. Cama doğru yöneldim ve perdeleri sonuna kadar açtım. Gökyüzünün haykırışı bitmişti.
Kış güneşi hem odama hem ruhuma doğmuş, nihayet her yeri aydınlatmıştı. Tıpkı senin yeniden gelişin gibi… Umut dolu baharlara korkmadan filize durmuştum. Güvenli limanlara yelken açmıştım.
