
“Eskiden her şeyin tadı bir başkaydı” diye başlayan cümlelerde bir özlem bir başka hava vardır. Bu üç beş sene öncesi değil daha eski zamanlar için geçerlidir. Mesela sobanın yandığı, üzerinde çaydanlığın kaynadığı, kenarda portakal kabuklarının olduğu zamanlar… Böyle kulağa hoş gelen detayların yanında bir de unutulmaz zor anlar tabii… İşte o yıllarda iki çocuğum da küçük, biri henüz yeni oturmaya başlamış diğeri iki buçuk yaşında ele avuca sığmaz bir yaramaz.
Küçük oğlum öğle uykusunda ben işlerimi yeni bitirmiş ve akşam yemeği telaşına geçmişim. Büyük oğlum ağzında emziği, gözlerinde merakla hem oyun oynuyor hem de arada televizyondan çizgi film izliyor. Benim ise markete gitmem lazım. Hava soğuk ikisini yanıma alıp gitmem çok zor. Evde bıraksam olmaz. Ama bir karar vermem gerekiyor. Büyük oğluma eğilip “Benim markete gitmem gerekiyor, kardeşin uyanırsa yanında dur olur mu?” deyiveriyorum. Sanki gözümde büyümüş ama aslında küçücük olan oğluma… O da yüzüme bakıp: “Hıhh” diyor. Ben hızlıca hazırlanıp koşarak markete gidiyorum. Aklım ve ruhum evde. Kafamda senaryolar… Anneyim ya senaryo çizmek ve durdurulamaz içgüdümüz bizim işimiz zaten.
Geri eve geldiğimde hemen çocukların olduğu odaya göz atıyorum. Geldiğimi fark etmeyen büyük oğlum boyunun yarısına gelen kanepeye, yeni uyanmış kardeşini kucağında taşıyarak oturtmuş, ağzında emzik ile kardeşine çorap giydiriyor. Gözü hâlâ çizgi filminde. Sorumluluk duygusundan habersiz almış olduğu abilik sorumluluğu ile geçmişimin en derin en saf onlarca anılarından sadece biri.
