
Eve döndüğümde hiçbir şey eskisi gibi olmadı. O gün eşime öyle bir söz ettim ki bundan sonra ağlayanın ben değil, o olacağını söyledim. O kavga, ruhumun derinliklerinde açılan son çatlaktı. Kelebekler gibi bir değişime, dönüşüme ihtiyacım vardı; sert görünümümün altında kırılan kalbim ve onurum iyice zedelenmişti. Yorgun gözlerle aynadaki yansımama baktım, Ayşe Teyze’nin suratı gibi sirke satıyordu. Kendi kendime “Artık yeter!” dedim. Doktor Bey, eve gelirken marketten aldığım o patlıcan moru saç boyası, aslında içimdeki solgun umutlarım gibiydi; içimdeki öfkenin rengini dışa yansıtıyordu. Dalgınlığıma mı geldi, acele mi ettim bilemiyorum; patlıcan moru beklerken saçlarım kıpkırmızı bir gün batımı rengine dönüştü! İçine salça mı kattım kına mı karıştırdım anlamadım, aynada kendimi görünce tanıyamadım. O an öyle bir kahkaha attım ki komşular deprem oluyor sanıp balkona çıktı. Şaziye Teyze’nin kedisi beni görünce korkudan camdan aşağı atladı. Evdeki muhabbet kuşu bile “Ne oluyor yahu?” der gibi iki kere başını salladı. Saçlarım kıpkırmızı bir alev topu gibi, içimde biriken öfkenin gün batımı rengini yansıtıyordu. Ne var ki bu beklenmedik değişim, o ‘Öküz” ün dikkatini bile çekmedi. Sanki bakışlarıyla uzaya füze fırlatıyordu; o kadar dünyadan kopuk, o kadar duygusuzdu. Duvardaki boğa resmi bile sinirlenince boynuzları çıkmasa da homurdanmasıyla ortalığı ayağa kaldırmaya yetiyordu. Bizim evin önünden geçen bozacı bile durup iki kere dönüp baktı. “Vay be!” dedim içimden, “Bozacı bile bendeki bu değişikliği fark etti!” Tabii ki bu durum benim içimdeki öfkenin dışavurumuydu; bir yanım alev alev gök kızılı, bir yanım gece mavisi. Vücudum sanki delirmiş gibi hem sinirli hem de gizemliydi.
Hayatı boyunca bugünü unutamasın diye ona bir ders vermek istedim. Gardıroba gittim, yeni aldığım en şatafatlı kırmızı topuklu ayakkabılarımı ve lacivert elbisemi giydim. Madem kafam kıpkırmızı, ayakkabılarım da kırmızı olsun, tam olsun dedim. Hani bir gökkuşağı düşünün ama renkleri biraz birbiriyle kavga etmiş gibi. O an gerçekten hırsımdan ve sinirimden merdivenlerden inerken az kalsın düşüyordum. Ona fark ettirmemek için elbisemi düzeltiyormuş gibi yaptım. Ayağımdaki kırmızı topuklu ayakkabılar “Ben buradayım!” diye bağırıyor, kızıl saçlarım “Yangın var!” alarmı çalıyordu. Bakkalın çırağı şaşkın Memiş bile gözünü üzerimden alamadı. Benim öküz kocam ise zerre kadar umursamadı.
O akşam bir arkadaşımla birlikte Volkan Konak konserine gittim. Arabayı park edeyim derken kaldırıma çıktım, az kalsın bir adamı eziyordum. Karadeniz nağmeleri ruhumun isini pasını sildi. “Cerrahpaşa” türküsüyle hüzünlendim. Kalbi kırık ama kırmızı topuklu ayakkabılarıyla dimdik ayakta duran bir kadındım artık. Belki de kafamdaki o gün batımı kızıllığını ilk kez içimde hissettim. Konser çıkışı Şükriye Teyze ile karşılaştım; kadın yanıma yaklaşıp “Ah evladım, saçların ne güzel olmuş! Çok mu aradın bu rengi, hangi deterjanla yıkadın? Ben de Hüsnü Amcanın saçlarına kullansam böyle elektrik çarpmış gibi havaya dikilir mi?” diye ayaküstü lafını sokuşturdu.
Ertesi gün ve sonraki günler gelen kargolarla sanki kendime yeni bir kimlik inşa ediyordum. Aldığım değişik parfümler, makyaj malzemeleri, ipek pijama takımları ve pahalı elbiselerle kendimi kraliçe gibi hissedeceğimi, ruhumu dinlendireceğimi sanıyordum. Kargoları açarken bile sakarlığım tutuyor, az kalsın evdeki kediyi kesiyordum. Alışveriş siteleri benim bu şık ama üzgün halime acımış olmalı ki, “Gel sana biraz mutluluk vereyim.” der gibi beni ‘Gizli Şımartanlar Kulübü” ne üye etmişlerdi. Sürekli “Aa, bu da çok ciciko!” dediğim biblolar, kokulu mumlar alıyordum ama biliyordum ki bunlar kesinlikle ruhumun gerçek ihtiyacı değildi.
Sonuç olarak ne patlıcan moru saç boyası ne Eyfel Kulesi’ne benzeyen o kırmızı topuklu ayakkabılar ne de her gün gelen kargolar beni mutlu etmedi. Sadece bana kendimi hatırlatmayı öğretti, “Ne kadar saçmalarsan saçmala, sakın gülmeyi unutma,” der gibiydi. Bu acayip hallerimiz dışarıdaki hayvanların bile dikkatini çekmişti. Dışımız ne kadar palyaço gibi renkli görünse de içimizdeki boşluk bambaşka bir hikâyeydi.
Sonra garip rüyalar görmeye başladım; tanıdık bir ses ama yabancı bir yüz. Yirmi beş yaşlarında, esmer tenli, siyah saçlı bir kadın ruhumun en karanlık köşelerine sızmıştı. Rüyalarımda kendimi iki katlı bir köy evinde, geçmişin içinde hapsolmuş gibi hissediyordum. Bu kadının rüyalarıma nasıl girdiğini bilmiyordum. Eşimin ailesi, görümcem, çocuklar hep aynıydı; oğlan sekiz, kız dört yaşındaydı. Hayatım gözümün önünden bir film şeridi gibi geçiyordu. Kendimi geçmişin içinde yok olmuş hissediyordum. Bana ait olan her şeyin bir başkası tarafından elimden alındığına kendi gözlerimle şahit oluyordum. Bütün hayatım bir gecede nasıl değişebilirdi? O an bu kâbustan uyanmak istiyordum fakat uyanamıyordum. O kadını kendi yatağımda, eşimin yanında görüyordum. İlk başta onu asla kabul etmiyor, rüyanın içinde başka bir rüya görerek hırsımdan deliye dönüyordum. Kendime bir çıkış yolu arıyor ama bulamıyordum. Sonra kadının hamile olduğunu ya da kucağında bir çocuk tuttuğunu gördüğümde, ona karşı tuhaf bir merhamet hissediyor, onu anlamaya çalışıyordum. O an öfkem eşime ve kayınvalideme yöneliyordu. “Bu kadını nasıl eve alırsınız?” diye sitem ediyordum. Eşim ise benimle hiç konuşmuyor, sürekli benden kaçıyordu. Bu kâbustan uyandığımda bazen eşimin yanımda olduğuna şükrediyor, bazen de ona karşı büyük bir öfkeyle doluyorum.
Sürekli bu kâbuslarla acı içinde kıvranıyorum. Rüyalarım hep aynıydı ama ruhumda bir şeyler eksikti. Güçlü, inançlı ve inatçı karakterimin altında sönmüş bir mum gibiyim. Baktığım her yerde o kadının hayaletini görüyorum. Her akşam başımı yastığa koyduğumda uyumaktan korkuyorum. Sabaha hangi kâbusla uyanacağımı bilmiyorum. Her gün eşime karşı biraz daha soğuyorum, gölgesinin bile tenime değmesini istemiyorum. Bu kâbuslarla nasıl başa çıkacağımı bilemiyorum ve acıların en büyüğünü içimde çoğaltarak yaşıyorum. Aramızdaki bağın koptuğunu hissediyorum. Ben ondan uzaklaştıkça o bana daha çok yaklaşıyor; benden yüz bulamayınca daha kırıcı, daha itici laflar söylüyor. Aramızdaki bu kırgınlık çocuklara da yansıyor. Bir duvar dibine çöküp saatlerce ağlıyorum. Gördüğüm rüyalar o kadar gerçekçi ki geçmişin labirentlerinde kaybolmuş sesimi bastırmaya çalışıyorum. Uyandığımda yastığım yorganım yaş içinde. Ruhumun yaralarını iyileştirecek bir yol arıyorum.
Doktor Bey, ben bu rüyaları neden tekrar tekrar görüyorum? Vallahi bıktım canımdan, bir gece yarısı kalkıp “Yangın var!” diye bağırarak itfaiyeyi arayasım geliyor. Bu kadın bir şeytan mı, yoksa cinlerini üzerime mi musallat etti? Bu aralar kalbim çok ağrıyor, vücudumda stresten yaralar çıktı, beynim kazan gibi kaynıyor. Evet, bu artık sevgi değil, bunu biliyorum; bu kaybetme korkusuydu, baba evine dönme korkusuydu. Benim için bu evlilik Nuh’un Gemisi gibiydi, dışarıda tufan varken sığınacak tek güvenli limandı. Hayat gerçekleri yüzüme bir tokat gibi vurdu. Yıllardır içimde sakladığım sırlar ortaya çıktı, prangalar çözüldü, korkularımla yüzleştim ama gerçeklerden kaçamadım. Değişip dönüşmek istiyorum Doktor Bey. Ruhumun derinliklerinde kayıp yıllarımın peşindeyim. Kendi içimde uzun bir yolculuğa çıktım ve bu masada yaralarımı iyileştirecek bir merhem arıyorum. Sonuç olarak suçlular benden korksun! Onları kırmızı topuklu ayakkabımla ezer, gün batımı saçlarımla hipnotize ederim. Ne olursa olsun evliliğime sahip çıkmak istiyorum ama artık kimsenin gölgesinin ağırlığı altında yaşamak istemiyorum.”
