Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

Hengâme 

 

Sümeyye Bilen
Yazar Sümeyye BİLEN

 

Bir koşuşturmacadır almış başını gidiyor, dörtnala, yılkı atları gibi. Fakat ne geriye dönüş kesin ne de geride kalanları yerinde bulmak. Güneş’le Ay’ın yarışını kıskanan ademoğlu elindeki yirmi dört altınla daha fazlasına sahip olmak istedi çünkü. Onun bu doymazlığı, tarihin en karanlık sayfasından en aydınlığına kadar şaşmadan süregeldi günümüze dek.

Sürekli bir yerlere yetişme telaşından etrafında cereyan eden hakikatlerin ayırdına varamıyor. Daha fazlasına, hep en çoğuna talip olduğundan durup düşünse düşünüp dinlese sanki aç kalacak ve yitip gidecekmiş gibi saldırgan hâlinden taviz vermiyor. Muhtemeldir ki kendisi de bu hâletiruhiyenin farkında olmadan yuvarlanıp gidiyor. Bu yetişememe korkusuyla her şeyi, olması gerektiği gibi, tastamam yapmış mıdır o da muhal?

Şairin ‘‘Ah, kimselerin vakti yok/ Durup ince şeyleri anlamaya.’’ dediği gibi vakti yok kimsenin ama bırakın ince şeyleri anlamak, gözünün önünde vuku bulan kocaman şeylere bile kayıtsız ve vakitsiz. Vakit olmuş sanki nakit. Herkesin elinde telefon sadece şahit olup geçmeye çalışıyorlar. Hâlbuki bilmiyorlar ki her tanık, bir sanık olarak hesap verecek. Olaylara öyle bir bakıp arada telefonla kayıt altına alarak paylaşıp geçme lüksü yok kimsenin. Sadece kendimizden, yaptıklarımızdan değil çevremizden ve yapmadıklarımızdan da sorumluyuz. İşte tam olarak bu hususu düşünüp neler kaçırıp neler kaybettiğimizi; uğrunda zamanımızı ve sevenlerimizi feda ettiğimiz meşguliyetlerimizin ne kadarını bihakkın yerine getirdiğimizi adam akıllı idrak etmemizin vakti gelmedi mi?

Dünya telaşından vakit ayıramadığımız nice güzel insanları kaybettik. İşin daha kötüsü kaybettiğimizi de fark edemedik. Başımız sağa sola kayarken tesadüfen yüz yüze geldiklerimizin göz rengini, solan cildini, susan dilini göremedik. Yavaş yavaş küçüldüler en nihayetinde sisler ardında kaldılar bizim için. Bir süre sonra onlara baktığımız nazarla kendimize de bakar olduk. Ve pek tabii kendimiz de düştük aynı duruma. Yapayalnız kaldık.

İşlerimizi hızlıca yapmaya alıştık. Düşünmeden mekanik olarak yapmaya doğru evrildik. Korkarım ki ‘‘1984’’ kitabında tasvir edilen insana doğru gidiyoruz. Fakat bir farkla, o da şu: Bu sonu kendimiz bile isteye hazırladık. Hatta bunun için ölesiye çalıştık. Somut örnekler arttı görmemiz için. Mesela bir artı bir evler, kişi başına otomobiller vs. vs. Bunları ayak uydurma olarak gördük, çağa uyum sağlıyoruz. Tedirgin olacak bir şey yok! Değişim ve dönüşüm işte. Hâlbuki âdem aklıyla kalpten düşünebilsek bir anormallik olduğunu fark edecektik. Fizikten öteye kimyamızı da bozmaya gelen ayak seslerini duyacaktık. Antidepresanların çokluğu, yalnızlığın bolluğu, merhamet yoksunluğu bize bir şeyler anlatıyor. Kulak vermedik. Üstün hizmetlerinden dolayı başarılı görülüp takdir edilen çocuk katili hekim çetelerine biz yol hazırladık; onlara yol verirken. Belki de çok farkımız yok onlardan. Onlar da duygusuz ve kalpsiz bedenlere dönüştü bizler de. Hakikate susadık omzumuzda dolu bir damacanayla, hastalıklı bir ruha sahip olduk elimizde tuttuğumuz ilaçlarla. Derdimizi kabul etmedik ki dermana koşalım. Velhasıl kelam, işimizi de tam eyleyemedik, düşümüzü de. Hayallerimizden de vazgeçtik bu at yarışında. Koştuk da koştuk amaçsızca. Hak yemeyelim, bazen sadece yanımızdakini geçmeyi amaçladık. Tek gayemiz geçmek. Birilerini geçmek. Doğrusu ve yanlışıyla ilgilenmedik işin. Mühim olan geçmekti. O yaptıysa ben daha çok yapmalıyım, o hallettiyse ben de daha fazla halletmeliyim, dedik de durmadık. Bir durakta beklemedik. Bana bu yeter, benim için yeter miktar budur, demedik. Doymayan hırslara gem vurma gereği duymadık.

Her insan ayrı bir âlem, herkesin dünyası farklı. Bu dünyaların çokluğunda biz biriciğiz. Öyle yaratılmışız. Bu yüzden yarışmalardan vaz geçip kendi dinginliğimizde huzura ermeliyiz. Kovalarken bir şeyleri, başka şeyleri kaçırdığımızı fark etmeliyiz. Bütün şeyler toplansa bir şefkat yürekli anne olamaz, bir umut dolu bebek olamaz, koruyup kollayan bir dağ gibi baba olamaz. O hâlde bir daha düşünmeliyiz kayıp gidenleri. Tabiattan kopuşlarımızı da masaya yatırmalıyız. Gelen o masa nereden geldi, kaç ağaç parçasıyla oldu? Pazardan aldığımız yeşilliklerle birlikte gelen bir tutam toprakla betonarme evlerimizde özümüze dönemeyiz. O topraktan kurtulmak için sirkeli bol suyla yıkarız sebzeleri. Ama bilemedik ki kurtuluşumuz toprakta. Topraktan yaratıldık toprağa gideceğiz. Ayaklarımız değmeli toprağa, ellerimiz; yüzümüz güneşe dönük, hayallerimiz bulut yüklü yağmurlara; göz kırpmalıyız yıldızlara. Kopmamalıyız tabiattan. Bizim tabiatımız bu. İçimizde bir âlem döner durur. Hani şair diyor ya ‘‘Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol’’ benim de yolum bu. Öbür türlüsü her şeyi yarım yamalak yapıp hayatı ıskalarız. Sevdalar yarım kalır, hüzünler; muştular yarım kalır, umutlar. Bu yarım kalmışlığımızın altında kalmadan, üstümüze toprak atılmadan önce bizler toprakla, tabiatla ve sevdiceklerimizle haşir neşir olalım. Kalbimizin ve aklımızın gönlünü edelim. Bizi sarıp sarmalayan teknoloji kokusundan biraz uzak durup ayaklarımız toprakla ellerimiz sevdiklerimizin elleriyle yüzümüz güneşle kulaklarımız şelale sesiyle buluştuğunda içimizde eksik kalan huzuru bulacağız.

İlgili Haberler

Vuslat

okuryazarkitaplar

“Çıkarmak” Kelimesinin Etimolojisi

okuryazarkitaplar

Bâkî

okuryazarkitaplar

1 Yorum

Rümeysa 29 Mart 2026 at 22:22

Canım hocammm düşünceleriniz ve yazdıklarınız okadar doğru ve mantıklı ki bu düşüncelerinize bizide ortak ettiniz için teşekkür ederimz♥️🫂

Cevap Ver

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...