
Müfredat Bey, masasının üzerindeki kül tablasına bakarken “tutuşmak” fiilinin itfaiyeyi mi, yoksa maliyeyi mi daha çok ilgilendirdiğini düşünüyordu. Emekli bir dil bilgisi öğretmeniyle bir özel dedektifin kırması gibi duran bu adam için aşk, çözülmesi gereken bir “asayiş vakası”ydı.
Karşısındaki kadın ise o meşhur çiçekli hırkasıyla, odadaki rutubet kokusunu bastıran bir mutfak telaşı gibi oturuyordu.
”Bakın hanımefendi.” dedi Müfredat Bey, sesindeki o rasyonel tonla, mesafeyi koruyarak. “Dosyanızda ‘beni tutuyor’ yazıyor. Bu bir mülkiyet suçudur. Türk Ceza Kanunu’nda yeri olmasa da dil bilgisinde yeri vardır. Birini tutarsınız, hapse atar gibi. Nefesini tutarsınız, ölmesin diye. Ama tutmak bencilcedir. Faili de bellidir, mağduru da.”
Kadın, hırkasının sökülmüş ipiyle oynarken gülümsedi. Gülüşü, bir çocuğun bayram sabahı yanlışlıkla kırdığı vazonun içindeki o masum korku gibiydi.
”Peki ya tutulmak?” dedi kadın. “Ay tutulması gibi mi? Hani gölge düşer de önümüzü göremeyiz ya…”
”Tutulmak,” dedi Müfredat Bey, sigarasından bir nefes çekip dumanı tavandaki sarı lekeye doğru üfleyerek, “tamamen bir trafik kazasıdır. Freni patlamış bir kamyonun, ana yoldan geçen masum bir yayaya çarpmasıdır. İrade yoktur. Sadece hasar tespiti vardır. Kimse ‘ben bugün tutulayım’ diye çıkmaz yola. Çarpılırsınız ve sigorta bunu kapsamaz.”
Kadın ayağa kalktı. Odanın içindeki o ağır, mantık kokan havayı dağıtmak ister gibi ellerini iki yana açtı. Sanki bir sahnedeydi ama seyirciler sadece mutfaktaki boş tencerelerdi.
“Tanrım,” dedi kadın içinden,
“Neden bu adamın kalbi bir imla kılavuzu kadar sert?
Oysa ben, göğsümde grapon kağıtlarından kanatlar yapmıştım.
Uçmaya değil, sadece rüzgârda hışırdamaya…”
”Siz anlamıyorsunuz Müfredat Bey,” dedi kadın yüksek sesle. “Sizin o asayiş raporlarınızda geçmeyen bir ek var: -iş. İşteşlik eki. İki yalnızlığın birbirine sürtünüp kıvılcım çıkarması. Tutuşmak.”
Müfredat Bey bir an duraksadı. “Tutuşmak mı? O yangın çıkarır hanımefendi. İtfaiye raporu tutmak zorunda kalırız.”
”Varsın çıksın,” dedi kadın, çocuksu bir inatla. “Tutmak bir hükümranlıktır, tutulmak bir acizlik. Ama tutuşmak… İşte o gerçek bir ortaklıktır. Ne fail bellidir ne mağdur. İki taraf da aynı anda yanmayı kabul etmiştir. Kimse kimsenin elini ‘tutmaz’, eller birleşir ve o boşlukta bir ateş yanar. İşteşlik, aşkın en demokratik hâlidir.”
Müfredat Bey, meslekî deformasyon gereği her şeyi bir sıraya koymaya alışmıştı ama bu kadının mantığı, bir cinayet mahallinde bırakılan tek bir pembe karanfil gibi duruyordu. İronikti; tüm deliller kadının aleyhineydi ama maktul, yani aşk, hâlinden gayet memnundu.
”Yani diyorsunuz ki,” dedi Müfredat Bey, dosyayı yavaşça kapatırken, “iki kişi aynı anda delirmeyi kabul ederse buna dil bilgisinde ‘tutuşmak’, hayatta ise ‘aşk’ mı diyoruz?”
”Aynen öyle,” dedi kadın. “Ve bu yangında itfaiye aranmaz. Sadece ısınmak için yanına yaklaşılır.”
Kadın kapıya doğru yürürken Müfredat Bey’in masasına bir kutu kibrit bıraktı. Üzerinde el yazısıyla şu not vardı:
“Karnı acıkmış bir çocuk gibi ağlıyor kalbim,
Reçel kavanozlarına sakladım ruhumu.
Gel, bir kibrit çak da tutuşalım,
Müfredat dışı bir bahar başlasın mutfağımızda.”
Müfredat Bey, kadının arkasından bakarken ilk kez bir dosyanın sonucuna “faili meçhul” yerine “biz” yazmak istedi. Aşk, gerçekten de kurallara uymayan, en disiplinli dedektifi bile çocuk gibi ağlatan o muazzam işteşlikti.
