
İnce bir sızı gibi yağmurun saçlarımın arasına usulca sokuluşu, ayaza meydan okuyan bedenimin hissizliğinde sessizce beden hanemi okşayarak süzülüşü teselli mi yoksa uyarı mı? Sızlayan yüreğime hasretin yükü çöreklenmiş. Bu ne ağır bir yük!
Sıska bedenimde cılız omuzlarım çökmüş. Kader canibinde ilahi kanunlar girmiş devreye. Beklemek asırlara bedelken ihmalin kırbacı iniyor sabır haneme, direncim kırılıyor.
Özlemin kor ateşinde alev alevken yüreğim engellerin taktığı çelmede yuvarlanmak ne acı. Sürtünen omuzlarımın toprağı kabullenişi bambaşka bir boyut. Beden elbisesi ne darmış meğer.
Çaresizlik, beden hanemin kor ateşi iken başka yangınlara yer yok. Vicdan terazisinin kefeleri denk olunca ruhun dinlenmeye geçer. Keşkelerin yerini iyikiler alır. Her kapıyı çalmış olmak teselli vesilesi oluverir. İçin rahatlasın, yüreğin ferahlasın istersin, olmaz.
Yanan ışıklar dünyayı aydınlatırken içime çöken zifiri karanlığın duygularımı sarıp sarmalaması, akan zamana set koydu. Zaman durdu, an dondu, hislerim yoruldu. Acılarım buharlaşsın istiyorum. Güneş açsa buharlaşır mı?
Ucu bucağı olmayan karanlık bir döngü. Kurulan çadırlar, yakılan sobalar, gelen giden insanlar ve akışta kaybolan düşüncelerini kontrol edemeyen ben; rotasını yitirmiş bir gemi gibi savruluyorum oradan oraya.
Gökyüzü, güneşini lütfediyor. Her yer güneşin sıcacık okşamasını bedeninde hissederken benim duygularım buz tutuyor. Yıkama aracının soğuk yüzü, içimdeki boşlukla dalga geçer gibi. Herkese rutin, benim ruhuma vurulmuş zincir…
Son görevin ardından uzaklaşan ve geri dönüşü olmayan bir veda. Bir daha görememe duygusunun ruhuma vurduğu zincirin çıkardığı ses, ebeden; bu can bu bedende kaldıkça kulaklarımda kalacak. Yüreğimde yaşanan depremin altında kaldım, imdat çığlığımı duyan yok. Takdir Allah’ınsa ben teslim miyim?

