Neşe Kazan – Bike S. Demirkız – Sefer Kaya
Portekiz – 1798
Serin bir sonbahar sabahıydı. Ilık bir esintiyle kıpırdayan deniz, kıyıyla vedalaşmaya hazırlanan “Ahtapot”un bordasını okşuyordu habire.
Her sabah güneş doğmadan kalkan tayfalar, bugün ortalıkta hiç görünmemişlerdi. Son bir haftadır canlarını dişlerine takmış, var güçleriyle sarılmışlardı işlerine. “Akşamki ziyafeti hak ettiler.” diye geçirdi içinden Kaptan Shawn sabırsızlıkla.
Makaronezya takımadalarının en büyüğüne demirlemişlerdi. Adanın kuzeyinde bulunan derin koy açıktan geçen gemilerin rotalarından oldukça uzaktı. İspanyol denizcilerinin korkulu rüyası haline gelmiş olan “ahtapot”, dolunaysız gecelerde bile sessizce koydan çıkar Atlas okyanusundan esen ılık rüzgârların şişirdiği simsiyah yelkenlerinin de yardımıyla korkunç bir hayalet gibi süzülerek bir anda takip ettiği geminin ensesinde beliriverirdi. İskele ya da sancak tarafından bordasına yanaştıkları gemiye tırmanan ve her biri artık usta birer savaşçı haline gelmiş iriyarı tayfaların korkunç naraları kılıç şakırtılarına karışır, yarım saat içinde gemi ele geçirilerek kaptan ve mürettebattan sağ kalanlar da kılıçtan geçirilir, okyanusun karanlık sularındaki köpek balıklarına yem edilirdi.
Kaptan Shawn adanın yerli halkıyla iyi geçinir, geminin içme suyu ve et ihtiyacını vurgunlardan elde ettikleri battaniye, rom, tütün gibi öteberi ile takas ederek karşılardı.
Kaptanın iki metreye yakın boyu, kocaman kafası ve ürkütücü keskin bakışları bile muhatabının kalbine anlaşılmaz ve anlatılmaz bir korkunun saplanıp kalması için yeterliydi. Çok fazla konuşmaz, neredeyse hiç gülmezdi. Sanki anasından, Atlas Okyanusu’nun İber yarımadası açıklarında seyredecek olan Fransız, İngiliz ve İspanyol gemilerine kan kusturacak acımasız bir korsan olmak için doğmuştu.
Tuzlu okyanus rüzgârıyla buluşunca harelenen, salıverdiğinde kürek kemiklerinin altına kadar uzanan siyaha yakın kahverengi saçlarını, banyo yaptıktan iki gün sonra, çizmelerinin bağcıklarına benzeyen ama biraz daha yumuşak ceylan derisinden örülerek yapılmış, serçe parmağından daha ince bir iple bağlar ve bir dahaki banyoya kadar hiç çözmezdi.
Bir zamanlar Fransa kraliyet donanmasının en başarılı amirallerinden birisi olan Gaspard de Rochefort 1789 yılında yaşanan Fransa’da ve tüm Avrupa’da yeni bir devir başlatan ünlü Bastille baskınından bir gün evvel gece yarısı emrindeki mürettebat ile terk ettiği Toulon’a bir daha hiç dönmemiş ve o gün bugündür Atlantik’te Kaptan Shawn adıyla nam salmıştı.
Keskin zekâsının yanında otuz beş yıllık tecrübesiyle, sadece “liberté, egalité, fraternité” (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) peşinde koşmaz, aynı zamanda Atlas Okyanusu’nun karanlık sularını azgınlaştırıp üstüne salan fırtınalara da meydan okur, her defasında uyguladığı başarılı taktikler ve yaptığı ustaca manevralar sayesinde, kazanan taraf olmayı başarırdı.
Daha yirmi dört yaşındayken İkinci kaptanı olduğu geminin sahibi olan Mösyö Victor Valentine’in şu sözünü kulağına küpe etmişti. “Okyanusun, gökyüzünün ve albatrosların dilinden anlamayan, kaptan olamaz.”
Küpeşteye yaslanmış vaziyette büyülenmişçesine ufka dalıp giderken, çoğu zaman sararmış dişlerinin arasında ısırıverecekmiş gibi tuttuğu purosu dudaklarını yakmaya başlayınca, bir anda toparlanan bu iri yarı adam, artık emekli olma zamanın yaklaştığını içten içe hissetmekteydi.
*
Denize tekrar açıldıklarından bu yana haftalar geçmişti. Neredeyse rom stokları tükenmek üzereydi. Neyse ki bu gece limana demirleyip karaya çıkarak kumanya eksiklerini tamamlayacaklardı. Son gece alışılageldiği üzere düzenlenen eğlencede romlar son damlasına kadar tüketilmiş, şarkılarla birlikte sarhoş olanların naraları havalarda uçuşmuş, ayakta duramaz hale gelinceye kadar tepinerek dans etmişlerdi.
Nedense en fazla coşan kaptanın sağ kolu ve en iyi dostu Alistair olmuştu. Mandolinle çalınan melodiye delicesine figürlerle eşlik ederken düşüp bir yerini kırabilme ihtimali birçok kişiyi hem güldürüyor hem de huzursuz ediyordu.
Atlantik’in tuz kokulu havasında, Alistair’in kalbi ve zihni uzun zamandır sadece tek bir duyguya demir atmıştı. -Ya da tek birine mi demeli?-
Limanın uğultusu, martı çığlıkları ve deniz kokusu arasında Alistair onu ilk gördüğünde bir anlığına nefesini unutmuştu. Elindeki sepet yere düşüp elmalar yere saçılınca fark etti onu. Rüzgâr beline kadar ahenkle uzanan kumral saçlarını hafifçe havalandırıyor, gözleri sanki doğrudan onun kalbine değiyordu. Kız bir anda “Rosalinda çabuk gel!” diye çağıran bir ses üzerine telaşa kapılıp hızla uzaklaştı. Onlar kalabalık aralarına girip çıkıyor, birbirlerinden uzaklaşıyor, yaklaşıyor ama asla bakışlarını kopartmıyorlardı. Yan yana geldiklerinde, zamanın terazisi şaşmıştı. İlk defa karşılaşıyorlardı belki ama bakışlarındaki dinginlik yıllar öncesinden kalan bir hatırayı paylaşır gibiydi. Konuşmasalar da sanki çok şey söylenmişti aralarında. Bu his uzun bir yolculuktan sonra hiç değişmemiş bir sokağa sapmak gibiydi. Hani duvarların rengini, taşların kokusunu, unuttuğunu sandığın ama attığın ilk adımda yolunu bulduğun… Birbirlerine dönüp gülümserken içlerinde şu garip his vardı: “Sanki seni hep tanıyordum.” Tıpkı ezberden bilinen bir melodinin ansızın çalması ya da yıllardır saklı kalan bir kitabın arasından düşen kurutulmuş çiçeğin kokusunu almak gibiydi. Böyle tanıdık bir şeydi aşk. Bir an, bütün liman yol olmuştu sanki. Ne dalgaların sesi vardı ne telaşlı bağrışmalar. Yalnızca iki çift göz, birbirinin varlığını uzun zamandır suskun bir sır gibi beklemişti. Ve o an, bir ömürlük buluşmanın en kısa ve en derin hali oldu. Konuşmadan anlaştı gözleri. Birbirlerine söz verdiklerini birbirlerinin bakışlarından anlamışlardı.
*
Alistair varacakları limanda son seferlerinde kısa bir an rastladığı ama sadece adının Rosalinda olduğunu öğrenebildiği o gülen gözlere tekrar bakabilmeyi umut ediyordu. Kim olduğunu, nasıl bulabileceğini bilmemesine rağmen aylardır tek düşünebildiği oydu. Gemideki herkes alay etse de o asla vazgeçmemişti. Şimdiyse artık ona çok yaklaşmıştı.
Deniz o sabah olağanüstü sakindi. Yıllardır fırtınaların iniltisini dinlemeye alışmış tecrübeli Korsan Alistair, böylesine dinginlikte yelken açmaya yabancıydı. Gemi batmamış, yol bitmiş ve nihayet kara görünmüştü.
Göğsünde yankılanan tek şey cesaretiyle övünen kalbinin tanımadığı bir telaştı. Kıyıya yanaşan sandalın tahtaları gıcırdarken Alistair gözlerini sahile dikti. “İşte bu yol Rosalinda’ya çıkıyor.” diye düşündü. Madeira’nın kumlarına ilk adımını attığında rüzgârın getirdiği tuzlu hava ona gençliğinde duyduğu kokuları hatırlattı. Adını fısıldadı, ‘Rosalinda’.
Omuzları geniş, elleri nasırlıydı ama yüreği bir çocuğunki gibi çarpıyordu. Arka sokaklara giden taş yolda yürümeye başladığında kalbi fırtınadan beter gürlemeye başlamıştı. Döndüğü her köşe başı Rosalinda’ya kavuşmayı vaat ediyor gibiydi. “Belki şu avluda ya da şu pencerenin ardında…” dedi içinden. Ama hiçbir yerde yoktu.
Bir kapı yarı aralıktı, rüzgârın esintisiyle sallanıyordu. Bir gölge geçer gibi oldu o kapının ardından. Alistair olağan alışkanlıkla elini kabzasına götürdü, sonra vazgeçti. ‘‘Bu yol savaş için değil, aşk için’’ diye hatırlattı kendine. Adımlarını yavaşlattı. Sesi kısık bir dua gibi yankılandı:
“Rosalinda! Geldim, buradayım”.
Fakat cevap gelmedi. Sadece dalgaların uzak uğultusu ve martıların tiz çığlıkları…

