Okuryazarkitaplar
DenemeEdebiyatManşet

Veda

Ümmügülsüm Hasyıldırım
Ümmügülsüm HASYILDIRIM

Neşeyle muhabbet edip oğlumun evinde keyifle çay içerken çalan telefondan gelen sesin kulaklarıma kurşun gibi saplanması, sağır eden uğultunun gırtlağıma çöreklenen yumruyla el ele vermesi anı durdurmuştu. Elim kulağımda kalakalmış, gözlerim sağanak yağmura durmuş, dilim sözcükleri dudağımdan dökemez olmuştu.

 

Abim “Annemi yatırdık hastaneye, doktor sabaha ya çıkar ya çıkmaz dedi. Köye git, evi hazırla.” dediğinde dünya durmuş, hayat anlamını yitirmişti. Aldığım nefes yetmiyor, gırtlağım kendini kilitlemiş gibi nefes almama izin vermiyordu.

En uzun gecelerden birini yaşıyordum. Her ne kadar abim net konuşsa da yine önceki yatışları gibi iyileşip çıkmasını ümit ediyordum. Dua ediyordum. “Hazırlanıp memlekete yol alsak da evin temizliğini yaptırsam da dolapları anacığım sağ salim gelecekmiş gibi doldursam da bu kez dualarım yorgundu. İçimde sönmeyen o yangın, her an daha da harlanıyordu.”

Son isteğiydi oraya gidip ziyaret etmem. Yanında olmamı istemişti. İçimde gittikçe derinleşen bir obruk gibi bu isteği. Çok çırpındım gitmek için. Prosedürler, randevuların kapalı olması bağladı elimi kolumu. Son sözü içimde daima yanan bir köz olarak kalacak: “Artık ben öldüğümde gelirsin.”

Elimde olsaydı keşke, dünyayı yarar yine giderdim. Lakin bürokrasi engeli, içimde sönmeyen bir yangınla bıraktı. Aylarca uğraştım, olmadı. Yurtiçi olsa kanat takar giderdim. Lakin…

Haberin ardından uykunun haram olduğu gözlerim, telefona kilitli kaldı. İki gece bir gündüz, sürekli ekrandan konuşmaya çalıştığım canımın içinin nasıl konuşmak için çırpındığını görmek, beni duyduğunu bilmek, her anına şahit olmak ama sarılıp öpememek, ellerini tutup onunla tekbir getirememek ne kadar acı. Dudaklarına zemzem verilirken sadece seyretmenin verdiği ıstırabı tarif edecek sözcük var mı?

Hastaneye kaldırıldığı o gün, sabah kalktığında abime, “Babanız evi hazırlamış, beni bekliyor. Çiçekler açmış, cennet gibi olmuş evim. Beni evime götürün, bekletmeyin babanızı.” demesi ne kadar manidarsa elini yukarı kaldırıp iki parmağını havaya dikerek hastaneye öyle gitmesi de bir o kadar manidar. İki gece kaldığı hastanenin veda odasında iki gün kalacağını mı işaret ediyordu, Allahualem bilemiyorum. Kim bilir belki de “İki günüm kaldı.” diyordu.

İki evladı ve bütün torunları ile ekranın soğuk yüzünden de olsa vedalaşması, teselli mi yoksa kendimi kandırma mı hâlâ çözemedim. Ruhumu az da olsa sakinleştiren tek şey; kuzenlerim, abim, yengem ve çocuklarının, daima başında Yasin okuyarak ağzına zemzem verip tekbir getirtmesi olsa gerek. Ve tabi ki her anına şahit olabilme fırsatının oluşması.

O sabah telefonun çalmasıyla gelen acı haber, iki gece önce yüreğime bırakılan korun alev almasını sağladı. Her an yükselen alevin, aklıma ve sağduyuma sıçramasını engelleme çabam mümkün olur mu bilmem. Ancak bu yangın söneceğe pek benzemiyordu.

Vedaların ağırlığı henüz omuzlarımdayken yeni bir veda senfonisi dinleyecek gücü nasıl bulabilirim ki. Kader, zamanın emanetini iadesine kapı aralarken beklenenin acı kırbacı indi yüreğimize. Salı sabahı veda eden yolcumuz, perşembe ikindi vaktine aheste aheste, hiç acele etmeden geldi. Yaşamının aksine oldukça rahattı. Fırtına gibi yaşadığı hayata, bir o kadar ağır veda etmesi manidardı doğrusu. Giderken dönemeyeceğini hissederek vasiyet etmesi de ayrı bir muammaydı. Arkasından ağlamadan, hazırladığı kefenini ve battaniyelerini tek tek gösterip “Sakın ardımdan deli deli ağlayıp durma da bunları çıkar. Abinler bilmezler. Sen aklını başına al, belediyenin malzemelerini kullanma!” deyip göstermesi oldukça ilginçti.

Ramazan’ın ilk günü yerli yatağına yatan canımın içi, geride sönmeyecek bir yangın bırakmıştı. Kendi ellerimle yıkayıp kefenlediğim nadide bedeni, âlemlerin Rabbine emanet etmenin şaşkınlığı içinde ardından bakakalmanın derin sancısı duradursun; göğüs kafesime oturan o ağırlığı, ömür boyu taşımanın vebali kalmıştı.

Taziye çadırında gelenlerin yüzde doksanının onun hakkında söyledikleri oluyor tesellin. Her gönle taht kurmuş hayattayken. Her hayata ucundan dokunmuş. Hele yaşlı bir teyzenin merdivenleri emekleyerek çıkıp “Ananın babanın hakkını ödeyemem. Duyunca duramadım. Sürünerek de olsa götürün, hakkı çoktur üzerimde, dedim.” diyerek anlattıkları, merhem oldu yaralı yüreğime.

Emanetini alan emanet sahibi, tesellimizi de ikram etmişti doğrusu. Yağmuru temsil eden gözyaşlarımızın nefes alışıydı anlatılanlar. Miras bıraktığı güzel ahlak, bana kalan en büyük hediyem oldu. Rahat uyu; mekânın cennet olsun, köyümün incisi!

İlgili Haberler

                                      Kusurun Bereketi

okuryazarkitaplar

Kırılgan Yanını Kabul Edip Kucaklayabilir misin?

KÜBRA ÇAKAR

Şerh-i İnsan

KÜBRA ÇAKAR

1 Yorum

Ayşenur 31 Mart 2026 at 01:16

Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun inşallah.

Cevap Ver

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...