Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

Yeşil İplik

Ceviz Ağacı
Neşe KAZAN
Dikiş makinenden bitmek üzere olan yeşil iplik sarılı bobini eline aldıktan sonra, son kalan kısa ipliği çekip alıyorsun. Alt dudağını, yukarıdaki diğer parçasının üzerine çıkartıp, bilinen belirsizlikle dışa doğru kıvırıp yanlara doğru da geriyorsun. Yavaşça yerinden kalkıp pencerenin kenarına gidiyorsun. Gün çoktan aydınlansa da sokak ıssız. Yanında duran radyonun düğmesine dokunuyorsun. Odayı spikerin bariton sesi kaplıyor. Her kelimenin ağırlığını tartarak okur gibi:

“Burası Port-au-Prince. Haiti Ulusal Radyosu…88.1 FM… Haiti genelinde güvenlik durumu kritik seviyeye ulaşmıştır…” Hırsla radyonun düğmesine tekrar basıp kapattıktan sonra yatak odasına geçip dolaptan seçtiğin pamuklu, diz altı kırmızı elbiseni giyip aynada son kez kendine bakıyorsun. Sandaletleri ayağına, çantanı omuzuna takıyor, kapıyı açıyorsun. Gün ışığının içeri doluşunu izleyip havayı ciğerlerine çekiyorsun. Yüzüne mutlu bir ifade yayıldıktan sonra, kararlı bir şekilde adımını eşikten aşağı atarken ardına bakmadan kapıyı çekip kapatıyorsun… Henüz beş altı adım atmışken rengârenk evlerin kırmızısından gelen sese dönüyorsun. Kahve içmeye çağıran komşuna dirensen de yanında taze mango teklifine hayır demeyip elindeki ipliği cebine yerleştirerek rotanı değiştiriyorsun.

Fazla zaman geçmeden kırmızı evden çıkıp sağ taraftaki dar yola sapıyorsun. Duvarın dibinde bir adam uyukluyor, şişe yanı başında. Bir yerde horozlar ötüşüyor. Adımların hızlı ama düzenli. Sokağın ortasında iki adam beliriyor. Geri dönüp iki adım attıktan sonra durup, kalbine elini bastırıp tekrar aynı rotaya devam ediyorsun. Hızlı yürüyen, sana aldırmayan adamlardan biri sana çarparak, arkaya doğru sendelerken, sokağın öbür ucunda olanı en yüksek perdeden Kreolce “Burası benim bölgem…” diye bağırıyor. Sen kenara çekilmeye çalışırken ayağın kayınca, duvara yaslanmış bidon başından aşağı boşalıyor, kokuşmuş yağmur suyuna bulanıyorsun. Adam fütursuz küfürler savurup cebinden parlayan bir nesne çıkartıp seni geçerek koştuğunda derin bir “oh” çekiyorsun. Şaşkın hâlde elbisenin yakasını çekiştirip koklarken suratın midenin aynası oluyor. Ayakların tam ters tarafa doğru seğirtiyor. Eve giriyor gardrobunun kapısını açıp bir sarı bir elbise çıkartıyorsun. Aynaya bakarken kırmızı rujunu sürüyorsun. Düğümlenmiş yeşil iplik parçasını, pis kokan elbisenin cebinden çıkarıp geriye doğru umursamaz bir tavırla savurarak, sırasıyla yaptığın her evden çıkış seremonini tekrarlıyorsun. Yola çıkınca bu kez sola kıvrılıyorsun. Cafeden yayılan Noir Desire melodisi “Paranoyada, Şizofrenide, Bir manyak opera…” derken durağa yaklaşıyorsun.

Şarkı sözlerine ayağınla tempo tutarken, karşı kaldırımda duran forklifte yüzünün yarısını kapatan kapüşonuyla tekinsizliğini haykıran bir adam yaklaşıyor. Etrafına bakınıp koltuğa atlıyor. Motor sesi gürlüyor. Geri vites uyarısı “ Biip, biip.”  Forklift ileri fırlıyor, çatalları havada sallanırken köşeyi dönüp kayboluyor. Egzoz dumanı dağılıyor. Köşeden şantiye ekibi çıkıyor, ellerinde kâğıt bardaklar var. Boş alana bakıyorlar. Yerdeki tekerlek izlerine bakıyorlar. Sana bakıyorlar. “Nerede?” diye bağırıyor biri, doğrudan gözbebeklerine bakarak. Sen daha ağzını açamadan terli, sinirli adam yanında bitiverirken duraktaki tek kişiydin. Tek şahit, tek kanıt sendin. “Gördün değil mi? Kim aldı, nereye gitti?” diye üzerine geliyor. Adamın eşkalini, kapüşonunu, forkliftin o sarsılarak gidişini anlatmaya çalışırken sesin heyecandan titriyor. Onlar için sen bir tanıksın artık. “Haydi madam, hemen karakola, vakit kaybedemeyiz,” diyorlar. “Otobüsüm gelecek, yetişmem lazım.” diyecek oluyorsun. İtirazların, o tozlu inşaat kamyonetinin kapısı açıldığında havaya karışıp tuzla buz oluyor. İte kaka bindirildiğin o arabada, ifade vermek için yol alıyorsun. Kendini bir anda, leş gibi ter kokan kabinin arka koltuğunda, kaba saba planlar yapan adamların arasında bulup istemediğin bir maceranın ortasına, sadece yanlış zamanda doğru durakta olduğun için sürükleniyorsun. Şimdi, hiç tanımadığın bir adamın hırsızlık hikâyesini buz gibi bir karakol odasında anlatmak zorundasın.

Sıranın gelmesi için epey zaman olduğunu öğrendikten sonra boş bir banka otururken yanında, yüzü derin çizgili yaşlı bir adamı fark etmiyorsun. Adam, nasırlı ellerini dizlerine vurup elindeki kitabı nerdeyse gözüne sokuyor. “Fetih, Savaş, Kıtlık ve Ölüm…” diyor. “Onlar ardında unutulmayacak iz bırakmış. Okudun mu?” diye soruyor. Sen, “Defalarca,” dedikten sonra yüzünü başka tarafa çevirip duvara yaslanıyorsun. Sıranı beklerken adam konuşmasını sürdürüyor. ‘‘Mahşerin dört atlısının şu muhteşem sonunu hatırlıyor musun?  Hani en sonunda yazanı… sence de o ‘Son Söz’, kitabın alt metnini tamamen değiştirmiyor mu?”  Sen hiç düşünmeden yanıt veriyorsun. “Kesinlikle size katılıyorum. O son söz olmasaydı kitabın yarım kaldığını düşünebilirdim.” Yaşlı adam, kendinden beklenmeyecek canlılıkta kahkahalarla gülerken, “Üzgünüm…Sorun şu ki, bu kitabın bir son sözü yok,” deyiveriyor. Suratın kıpkırmızı olurken, ihtiyarın, “Karıştırmış olmalısın” cümlesinden sonra sohbetin kapısını aralıyorsun. Annenin çöp toplayıcılığından, Pomak babanın çocuk bakıcılığına varana kadar bütün hikâyeni bir anda ortaya saçıveriyorsun. Artık yorgunluğun gözlerinden okunurken derinden bir “of” çekip, elbisenin eteğinden koparttığın ipliği farkında olmaksızın parmaklarının arasında çekiştiriyorsun. Birden ayağa kalkıp kararlı adımlarla bankonun yanına gidip Daha ne kadar süre bekleyeceğini sormak üzereyken, birlikte geldiğiniz adamlar adını söyleyince sesin geldiği tarafa gidip ulusal polise ifadeni veriyorsun. Artık serbestsin. Ağır adımlarla ilerlediğin kaldırımda, sokağın kaotik ve güneşten kavrulan atmosferinin tam ortasındasın. Karşı kaldırımda gördüğün iki katlı, sıvaları rutubetten dökülmüş, soluk sarı boyalı binanın önünde dizilmiş birkaç küçük maun masayı görünce yarı aralık giriş kapısından içeri atıyorsun kendini. Sokağa bakan bir masa seçip otururken ne istediğin sorulunca:

-Cafe Noir, yanında bol şeker lütfen…diyorsun. Garson başını sallayıp uzaklaşınca hafiften kulağına gelen müziğe ayağınla eşlik ediyorsun. Karşındaki sandalye çekiliyor. Karakoldaki yaşlı adamın, teklifsiz otururken aynı anda fincanını masaya bıraktığını görüyorsun.

— Forklifti bulan olmuş mu?

Omuzunu kaldırıyorsun,

— Bilmiyorum.

Yaşlı adam kahkaha gibi başlayıp öksürüğe dönüşen kısa bir ses çıkarıyor.

— Bulamazlar.

Garson kahveni bırakırken dikkatsiz davranınca küçük tabağın içindeki şeker paketleri masaya saçılıyor. İçinden iki tanesini alıp fincana boca ediyorsun.

Sokaktan geçen kamyonun kasası çukura girince camlar titriyor. Tavandaki vantilatör bir an yavaşlayıp yeniden hızlanıyor… Geriye yaslanıp kahvenden son yudumu da aldıktan sonra, yaşlı adama mesleğini sormayı akıl ediyorsun. Eski akademisyen kimliğini ifşa ediyor adam. “Cehaletin hüküm sürdüğü yerde bilgi, ekmekten pahalı bir hazinedir.” deyip kalkıyor masadan. Sen ardından bakıp kalıyorsun uzun bir süre. Sonra gözlerini indirince ihtiyarın unuttuğu defteri görüyorsun. Kapağında yağ lekesinin altında silik harflerle tek bir kelime okunuyor: Tecelli

Elinde defterle geldiğin evinin kapısını açıp, çantanı yere bırakıyorsun. Oda karanlık,  pencerenin önündeki radyodan ince bir cızırtı geliyor. “Yine kapanmamış” diye söyleniyorsun. Dikiş makinesi sabah bıraktığın yerde duruyor. Fırlattığın yeşil ipliği yerden alıp masanın başına oturuyor, defterin sayfalarını çevirmeye başlıyorsun. Notlar arasında “Yapısal Yoksulluk ve Eşitsizlik”, “Toplumsal Travma”, “Kültürel İnanç Sistemleri”, “Etik”, “Hayatta Kalabilme” başlıklarını okurken spikerin sesi çalınıyor kulağına “Ülkenin kuzeyinde yolların kapandığı bildiriliyor…” Sessizliği sağlıyor, yeşil ipliği makinenin yanında duran çöp kovasına atıp tekrar dışarı çıkıyorsun. Sabahkiyle aynı sıcak hava yüzüne vuruyor. Aynı sokak. Uzunca bir süre yürüyorsun. Aynı şehir ama sen bu kez durağa değil, kapısının üzerinde “Zanmi Lasante’’ yazan binadan içeri emin adımlarla giriyorsun.

İlgili Haberler

Kitaplar Dile Geliyor

okuryazarkitaplar

Nasihat

okuryazarkitaplar

Tarihin Gizleri 1 (Tefrika)

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...