‘’Bütün bu yazdıklarım, senin gerçekten umurunda mı? Hâlâ beni merak ediyor musun?’’ dedi tüm ciddiyetiyle ve ben ilk cümlemi içimden söylemiştim çoktan. Çünkü bu soruyu sormadan önce okumam için şunları yazdı:
Ne çok üzdüler, savruldum deli rüzgârla, artık yaşayamam, sizin olsun bu yoktan dünya. Kitapsızlığın, vefasızlığın tavan yaptığı ve nefes almaktan başka bir şeye yaramayan hayatın içindeyim. Mecburiyet dehlizini delip geçmek için ne çaba harcadığımı bir ben, bir Tanrı bilir. Ne karamsar başladım değil mi? Karanlık içinde yüzen bir denizanası gibiyim. Çarptığı yeri yakan, kimseye zarar vermemek için dokunaçlarını kapatan bir denizanası. İyi mi yaptım, bilmiyorum. O gömdüklerimle kendi canımı öyle acıttım ki kurudum kaldım. Bu yazılanları okurken depresyona girmiş bir adamın duygularıyla uğraşacağım, diye hayıflanabilirsin. İstersen hiç başlamadan bırak okumayı, ne kaybedersin? Hiç…
Demek okumaya devam ediyorsun. Anlayacağında yalnızca hiç biliyorsun değil mi? Yoksa sen de mi acı çekiyorsun? Sen de mi yüzleşmekten korkuyorsun gerçeğinle? Aslında devam ettiğine göre şu an o korkuların zincirlerini kırmayı başardın. Kimsin, necisin, kaç yaşındasın, kadın mısın, erkek misin? Bilmem ama bu yazıyı yazmamın nedeni, sen değilsin. Bu sefer bir başkası için değil, sadece kendim için yazıyorum. Beğenip beğenmemen umurumda mı, diye soracak olursan, tabii ki umurumda. Nasıl olmasın ki? İnsanız sonuçta. Şimdi sana burada edebi cümleler kurarak yapılan haksızlığı, yaşatılan ihanetleri, atılan iftiraları anlatan bir kurgu sunabilirdim. Bunu yapacak akıl, yetenek var tabii ki. Derdim bu olsa seni de içine alan iç dünyamla yüzleşir rahatlardım. Kim bilir belki sen de rahatlardın. Bu neyi çözerdi? Hiç…
Bak hala devam ediyorsun okumaya? Daha da ilgini çektim değil mi? Şu an itibariyle bu yazdıklarım senin oldu, benden çıktı. Şimdi ortak oldun, derdim olan derdimize. Su akar yolunu bulur demişler, demişler de o suyun neleri alıp götürdüğünü söylememişler değil mi? Tek tek kopan tüm güzellikler, tüm iyilikler nerede şimdi? Kadir, kıymet gibi enstrümanları kim, nasıl çalıyor hiç düşündün mü? Bak, bize el sallıyor toprağın altındakiler, “Hey! Zavallı, sonun bizim gibi olacak.” diye gülümsüyorlar. Zavallı insanoğlu, ne acı değil mi? Hadi etimoloji yapıp hava mı da atayım sana. ‘’Zavallı’’ Arapça kökenli bir kelime olup zeval görmüş, düşmüş anlamında bir sıfat. Düşmek ne kötü değil mi? Keşke dizlerimizde kanayan sonra kabuk bağlayan yaralarımızla kalsaydık. Yaş aldıkça o yaralar sarılıyor ama her defasında yine kanıyor.
Tahmin ediyorum biraz sıkılmaya başladın. Hadi artık gir konuya, diyorsun ama girmeyeceğim. Neden acı çektiğimden, neden dünyaya yoktan dediğimden bahsetmeyeceğim. Bunun ne sana ne de bana faydası var. Yaşadıklarım hep bir şeyleri öğretti bana. Yıllar geçtikçe öğrendiklerimi de unuttuğum zamanlar oldu. Unutmak, ne büyük lütuf değil mi? Düşünsene unutmasaydık, unutamasaydık halimiz nice olurdu. İnsanı yaşama bağlayanları ne sen ne ben saymakla bitiremeyiz değil mi? Sevdiğimiz birinin başına kötü bir hadise gelse içimiz kanar, üzülürüz. Çünkü insanız, hatta iyi insanız ve daima haklıyız. Dağıtırız yargıları birer birer, savurganca harcarız manifestolarımızı. Biri, sen ne anlatıyorsun, burada acı çeken benim, anlamazsın halimden der. Diğeri de aynı şeyi farklı söyler. Yargılarımızı savunmaya geçer. Onların yaptığını biz de yaparız ama farkına bile varmayız. Seni anlıyorum, deriz belki derdine şifa olmak için ama havada kalır, ne anladığımızı anlatmazsak. Bilirkişilere sığınırız hemen, falanca uzman şöyle dedi, filanca hoca böyle dedi, diye. Bana ne! Kim ne derse desin, doğru mu ona bakarım. Yanlış da olsa doğru da olsa benim kararımdır. Bu da beni güçlü yapar. Güçlü olmak mı, iyi olmak mı? Hani vardır ya meşhur klişe bir laf, kime göre, neye göre… Kimsin sen, niye okuyorsun şimdi bu yazdıklarımı? Seni tanımıyorum. Tanısaydım bile güvenebilir miyim sana? Hayatımda olsan bana ne faydan var. Yitirdiğim iyi niyetlerimi tekrar geri verebilecek misin? Gerçekten anladığını anlatarak anlatabilecek misin? Merhem olabilecek misin yaralarıma? Neden yazayım acılarımı, yaşadıklarımı?
Dur! Kızma, küsme hemen. İçimi döküyorum sadece. Çünkü senden bir zarar gelmeyeceğini biliyorum. Bir tek sen varsın, güvenebileceğim. Seninle iyi ki tanışmıyoruz. Öyle olsa hep bir şüphe olurdu bende. Yarın bir gün aleyhime kullanır mıydı yazdıklarımı, diye düşünür dururdum. Farkındaysan sana karşı bile kalkanlarımı indirmiyorum. Çünkü onları çok delen oldu, gerek müsaade ettim, gerekse zorla deldiler. Hatta yüreğime kadar zedelediler. Acıttılar, kuruttular, ‘keşke’ sendromuyla donattılar ömrümü. Dönüp baktığımda, dediğim gibi hiç. Sadece hiç…
İnsan öyle bir varlık ki hem her şeye muhtaç hem de her şeyin sahibi. Doğduğu gün anlıyor aslında. Çünkü ilk geldiğinde, en iyi bildiğini yapıyor. Ağlıyor, ağlıyor. Sonra hep ağlıyor, içine içine ağlamayı öğreniyor. Anlanmadığını dibine vura vura algılıyor. Hiç mi gülmüyor, gülüyor tabii hem de çok gülüyor. Sonra güldüklerine de ağlıyor. Sevmeyi öğreniyor, sevilmenin gururunu yaşıyor. Kıymetini biliyor, güveniyor, elinden tutuyor, bırakmıyor. Kazanırken her şey çok güzel, ya kaybettiğinde? Çok kazandım, en iyisini yedim, en güzelini giydim, en iyisini aldım, en kaliteli ilişkileri hatta ilişkiyi yaşadım. Bunları kazanırken çok çalıştım, emek harcadım, taviz verdim, engelleri bir bir aştım. Kaybettiklerim de en az kazandıklarım kadar oldu. Kısaca sonumun, kaçınılmaz sonla buluşacağını herkes gibi biliyorum. Ha bugün ha yarın ha da yıllar sonra… İyi ki de bilmiyorum o soğuk anın ne zaman geleceğini. Direniyorum, elbet güzelliklerin beklediğini de biliyorum. Nefes almakla beraber yaşamak istiyorum. Zavallıyım doğru ama bu yoktan dünya bir hiçse ben o hiçi de yaşamak istiyorum. Madem içimi döktüm, şimdi sana biraz daha yaklaşmak ve son bir soru sormak istiyorum. ‘’Bütün bu yazdıklarım senin gerçekten umurunda mı? Hâlâ beni merak ediyor musun?’’
Editör – Kübra Çakar
Yazarın Kitabı

