Adım yeminin olacak. Yüzümü zaten unutamayacaksın, ardımda bıraktığım korkuyu tanıyacaksın. Ben karar, emir, fısıltı, senin sesinim. Sana kim olduğunu söyleyen bendim ve kim olmadığını. Ekranda, mitingde, bildiride, okul kitaplarında seninleyim. Ben kimin yaşayacağına kimin öleceğine hüküm verenim. Güç, yasa değildir. Güç, kimin cenazesine kaç kişi katılacağına karar vermektir. Ben masada oturup konuşmam. Ben masayı devirir, altında kim varsa ezerim. Bayağı olanı ayıklamak, zayıf olanı elemek zorundayım ki üstünlük tek başına parlasın. Güç; kurban seçmek, kurban yaratmak, sonra o kurbanların üzerine çıkıp halkı selamlamaktır ve evet ben sadece yazmadım. Ben kanla kazıdım. Koltuğumun ayağı sağlam bassın diye toprağın yumuşaması gerekir. Çünkü ancak ben yüceldikçe bu toplum yönünü bulur. Onlar neye ihtiyaç duyduklarını bilemezken ben, onlar adına hissederim. Onlar acı çekerken ben yön verir; onlar korkarken ben ayakta kalırım.
Kalabalık tam da istediğim gibiydi. Bayraklar havada, çocuklar ellerinde balonlarla eğleniyor, gençler telefon kameralarına gülümsüyordu. Huzurlu ve güvende hissediyorlardı kendilerini. Bir anlığına, şehir sustu. O tanıdık uğultudan sıyrılan, zamanı yırtan bir sessizlik. Tanrıların konuştuğu andır o. Sonra patlama. Camlar çatladı, gökyüzü bilindik karaya büründü. İnsan sesiyle siren sesi birbirine karıştı. Toz, kan, ayakkabılar, kollar, bacaklar. Ben koltuğumda ayranımı yudumluyordum. Ekran bir anlık titreşti, sonra görüntü yeniden oturdu, meydan toz içinde, insanlar paramparça olmuş, devrik bir cümlenin kelimeleri gibi dağılmıştı. Masadakilerden hiçbiri bana dönüp bir şey sormadı. Gerek yoktu. Herkes rolünü ezberlemişti. Telefonlar sessizce titremeye başladı, tek bir kelime bile konuşulmadan çok şey söylenmişti. Benim varlığım, sözcüklerden önce gelir. Onların dili henüz dönmeye başlamadan önce benim bakışım, hükmünü vermişti. Pencereden dışarıyı görüyordum. Hava bile rolünü biliyormuş gibi bulanmaya başlamıştı, sinyalini vermeden bastıran bir fırtına geldi. İnsanlar ekranlarına gömülüyordu ama bağlantı yavaş olacaktı tabii. Çünkü bu bağlantıyı ben kurarım. İstersem konuşurlar, istemezsem susarlar. Ajansların dili de değişti. O malum cümleler dönmeye başladı; “Şüpheli gruplar, ortak düzenin korunması, merkezi otoritenin kararlılığı.” Daha bedenler yerden kaldırılmadan, senaryo çoktan yürürlüğe girmişti. Bu benim kalemimden çıkan bir tiyatro. Onlar yazdığımı oynar. Herkes yerini bilir. En çok da bu ülkenin, aynı hikayeyi defalarca dinlemek istemesine bayılıyorum. Pişman mıyım? Asla. Bu bir tercih değil, bir zorunluluktu. Halk sessizliğe alıştığında liderini unutmaya başlar ama ben, karanlığın içinden geçen yıldırım gibi hafızalara kazınırım. Tarih, kazananların yazıldığı bir sahnedir ve bu asırda perde bana aittir. O gün parmaklarım hiçbir düğmeye dokunmadı ama göz kapaklarım biraz daha yavaş kırpıldı. Tanrılar ellerini kirletmez yalnızca bakar. Bazen bakmamak da bir hükümdür.
Kısa bir sessizlik, uzun bir kabullenişin habercisiydi. Kabulleniş, iradenin infazıdır. Kabulleniş, zinciri sevmeyi öğrenmektir. Boyunduruk altındayken kendini avutmanın adına sabır derler, metanet derler. Ben başka bir şey derim; uysallık.
Benim odamda hâlâ her şey yerli yerindeydi. Kalemim düz duruyordu, koltuğum sabitti. O düzenin simgesi… Düşerse ben değil, sistem düşer. Sistem düşerse ben henüz dişlerimi bile göstermeden onlar birbirini yer. Üzerinde kök saldığım toprağın kudretini sarsılmaz hale getirebilmek için birkaç toplum üyesinin gübre olması gerekiyordu. Dışarıda parçalanan bedenlerin üstü örtülürken burada hiçbir şey kıpırdamadı. Sayılar geldi sonra. Rakamlarla ifade edilen kayıplar. İsimler çoktan dosyada birer satıra dönüşmüştü.
Barış, kristal bir biblodur. Parlak, kırılgan. Ona dokunmadan önce ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatmak gerekir. Ben de zaman zaman, tozunu alır gibi ortalığı biraz silkelerim. Dengenin adı kaostur. Gürültü arttığında, sessizliğe ne çok ihtiyaç duyduğunu fark eder insan ve insanlar huzuru değil, huzurun kaynağını sever. Ben o kaynağım. Sonra da sessizliği kimin sağladığını hatırlar ve bana minnet duyarlar, tıpkı bir felaketten sonra hayatta kaldıkları için gökyüzüne dua eder gibi.
Halk korkmalıydı ama sadece benden değil; birbirinden de. Tanıdığı yüzlerden, selam verdiği esnaftan, aynı otobüse bindiği gençten. Güven denilen olgunun içini oydum. Birbirine benzeyen sesleri birbirine kırdırdım. Aynı marşı mırıldanan ağızlara şüphe tohumları serptim.
Meydanlar, kısa süreli uğuldamalar ve cılız sesler işitti. Pırpır yanıp sönen sokak lambalarının gölgesinde, gözler yeniden yukarı çevrildi. Yukarıda ben varım. Kimi korkudan dua etti kimi öfkesini yuttu. Ertesi gün tercihlere giden yollar hep aynı yere çıktı. Benim önüme. Ceketim düğmelenmiş, gözlerim yaşlı. Bu acı hepimizin, provokasyona gelmeyeceğiz dedim. Halk bana baba gibi bakıyordu. Ben babalarını oynarken onların üstünde bir varlıktım. Beni alkışladılar. Kurbanların adlarını sayarken içimden yalnızca bir şey geçiyordu: “Kayıp rakamlar, kazanılan yıllar.” Bedel ödeyen onlar olur. Alan ben olurum. Kendi gücümü korumak uğruna, halkın özgürlüğünü ve adaletin gerçek yüzünü ayaklar altına aldım.
Sedye üstünde bir beden uzanıyordu. Kolları sarkmış, yüzü lime lime olmuş. Etrafında bir grup insan, bakmak istiyordu. Kendine isabet etmemiş bir felaketi izlemek, insanı tanrı gibi hissettirir. Ben, bunu çok iyi bilirim. Birkaç adım ötede, plan sessizce ve kusursuzca ilerliyordu. Bir yazılım gibi, her şey tıkır tıkır işliyordu. Ben o yazılımın ana koduyum. Bir satır eksilirse her şey çöker. Bulmacanın kayıp parçaları, doğru anda yerine oturuyordu. Bir düşman gerekiyordu, bir figür belirdi. Çünkü her destanın bir şeytana ihtiyacı vardır ve her şeytanı ben yaratırım. Şimdi, herkes gözlerini o yeni siluete çevirmişti. Ben rahatça kürsüye çıktım. Düşmanın olduğu yerde kahraman bellidir.
“Bu saldırı, sadece masum yurttaşlarımıza değil, birlik ve beraberliğimize yönelmiştir.” Alkış.
“Bu topraklara diz çöktüremeyecekler. Ben buradayım. Devlet buradadır.” Alkış.
Ben, alkışların ne zaman yükseleceğini bile hesaplarım. Tanrılar tesadüflere değil, düzene hükmeder. Gözyaşlarım stratejidir. Ölüm yeterince beklerse sıradanlaşır, bir süre sonra alışılır, kabul edilir. Hep başkaları ölecek sanırlar. Sıra kendilerine gelinceye dek sorgulamazlar. Şükrettikleri yegane hazineleri bellidir. Hayatta kalmak.

