“Cadı” kelimesi, tarih boyunca bir fısıltı gibi dolaştı sokaklarda, meydanlarda, ormanların derinliklerinde. Kimi zaman şifacı kadının dudaklarından dökülen dua oldu, kimi zaman kilisenin soğuk taş duvarlarında yankılanan bir suçlama. Oysa bu kelime, yalnızca bir adlandırma değil; ışıkla gölge arasında gidip gelen kadim bir hikâyedir.
Bir zamanlar, toprağın kalbini dinleyen, rüzgârın şarkısını çözen, suyun sırrını bilen kadınlar vardı. Onlar, doğumun sancısını hafifleten eller, bitkilerin dilini bilen diller, gökyüzünü okuyan gözlerdi. Halk onlara “ana”, “bilge”, “şifa dağıtan” dedi. Zira onların bilgeliği yalnızca bedeni değil, ruhu da iyileştirirdi.
Mısır’ın tapınaklarında, Yunan’ın taş yollarında, Kelt ormanlarında ve Germen dağ köylerinde bu kadınlar kutsal sayıldı. Doğanın döngülerini bilen, dişil ilahiyi taşıyan, yaşamın sırlarını fısıldayan birer köprüydüler. Onların varlığı, insanın doğayla kurduğu kadim bağın canlı tanıklığıydı. Fakat zaman aktı. Göklerin tek sesi ilan edildiğinde, çokluğun bilgeliği susturulmak istendi. Kadının sezgisi, erkeğin kuralına boyun eğmeye zorlandı. Kilisenin çanları çaldığında, ormanların sesi kısıldı. Artık kadınlar bilge değil, “şeytanın uşağı” olarak görüldü onlarda. Doğumu kolaylaştıran eller, lanet eden parmaklara dönüştürüldü. Şifalı otların kokusu, cadı kazanlarının dumanı diye anıldı.
Cehaletle korku el ele verdi. Veba salgınında, kuraklıkta, kıtlıkta halk bir suçlu aradı. Gösterilen hep aynıydı: özgür, bilge, kendine güvenen kadın. O kadınlar gerçekten suçluydu belki de. Çünkü onlar, zamana sığmayacak bir aydınlığa sahiptiler. Doğayı kutsal gören, yaşamı döngüsel bilen, dişil olanı onurlandıran bir inanca tutunuyorlardı. Bu aydınlık, statükonun gözünde suçtu; çünkü bir tek gerçeğin üstünde başka bir hakikatin var olabileceğini fısıldıyordu.
Şimdi ise, yüzyıllar sonra cadı yeniden doğuyor. Artık korku değil, cesaretle anılıyor adı. Modern dünyanın cadısı, doğaya kulak veren, sezgisine güvenen, kadim bilgeliği yeniden dirilten bir simge. Wicca’nın, pagan ruhaniyetinin ve modern feminist hareketlerin kalbinde cadı; özgürlüğün, bilgeliğin, direnişin adı oldu. O artık yalnızca geçmişin gölgesi değil, geleceğin ışığıdır.
Cadı, aslında hep aynıydı: Toprağın şarkısını bilen, gökyüzünün işaretlerini okuyan, ruhun derinliğine inen kadın. Değişen yalnızca toplumun ona bakışıydı. Bir gün “bilge” diye selamlandılar, ertesi gün “lanetli” diye yakıldılar. Bugün ise cadı, yeniden ayağa kalkıyor. Küllerinden doğan bir simge olarak bize şunu hatırlatıyor: Karanlıkla suçlanan her aydınlık, zamanı geldiğinde kendi ışığıyla geri döner.
Yazarın Kitabı Editör-Nuray Balcı


