Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetMitoloji/EfsaneÖyküTarih

İlk Kan İlk Komplo/ Birinci Bölüm

Yazar Neşe Kazan

Habil, aynı kadını severken Adem’in “Tanrı’ya bir kurban sunun, hanginizinki kabul edilirse, onun olsun.” dediği Kabil’in dağ kadar ağır imtihanıydı. Onun kıskançlığı, kurbanının kabul edilmediği andan itibaren göğsünde ateş olup tutuşmuş; gece gündüz dinmeyen, her nefeste büyüyen, vicdanını karartan, aklını bulandıran, sevgisini nefrete dönüştüren, merhameti öldüren ve nihayet elini taşa uzatıp insanlığın ilk katilini yaratan sinsi bir yılan gibiydi.

Hududullah’la günahların sınırlarını çizmişti Tanrı. İlk kardeşkanını döken adam da anlamıştı sonunda günahını. Cömert çoban Habil, koyunlarının en semizini Tanrı’ya adak olarak sunarken, cimri çiftçi Kabil yalnızca bir demet ot, birkaç değersiz tohumla gelince tabii ki reddedildi. Sadece adaklarını yerine getirmiş olmalarından dolayı ikisini aynı kefeye koymak, yüce yaratıcıya yakışmazdı. Şeytan gizlendiği ayrıntıdan gülümsedi, aradığı fırsatı yakalamıştı. Artık bir Kabil daha vardı Kabil’den içeri. Biri fısıldıyor, diğeri yerine getiriyordu ve komplo bazen kıskançlıktan beslenen en az iki kişilik oyundu.

Güneş henüz tam doğmamıştı bu iki oyunculu oyunun sergileneceği gün… Ufukta gri bulutların arasından kızarmaya çalışan gökyüzü o tuhaf ara vakitte duruyordu, ya da Kabil’e öyle geliyordu. Havanın kurşuni ağırlığı boğazına dolanmıştı. Sabaha kadar uyumamış, bunu kendisi bilmese de içindeki Kabil’e yenik düşmüştü.

Tırnakları avuç içlerine kanatırcasına batmışken ellerini yumruk yapmış bekliyor, acıyı hissetmiyordu. Hissettiği tek şey içindeki ateşti. Öfke mi, kıskançlık mı, ikisi birden miydi? Bilmiyordu. İnsanın en büyük düşmanının, kendi içindeki kabul edilmemiş benlik olduğunu da bilmiyordu.

Yürüdü, yürüdü; vadi görünmüştü. Habil koyunlarını güdüyordu. Sabahın gri ışıkları bile onun yüzünü aydınlatıyordu. Gülümsüyordu. Allah’ım, Kabil’in içindeki karanlığa inat o hep gülümsüyordu. Şeytan fısıldadı “Şimdi o gülümseyen sen olabilirdin.” Dev cüsseli adam mırıldandı, “Şimdi o gülen ben olabilirdim.” Fısıldadı yine iblis, “Bak ne kadar mutlu, sen onun umurunda değilsin.” Mırıldandı Cain, “Ben onun umurunda bile değilim.” Sesi “Neden?” derken boğuktu, kırıktı, bedbahttı. “Neden onun kurbanı kabul edildi de benimki edilmedi?” sorusuna yanıt vermedi Azazel.

Sabah rüzgârı esmeye başladı, Kabil’in elleriyle var ettiği buğday tarlasını salladı… Reddedilmek, varlığının bir parçası koparılıp atılmış gibi içinde derin bir boşluk ve acı bırakmıştı. İçindeki karanlık, dışarıya yansımış, gökyüzü ruhunun derinliklerinden sızan kasvetli düşünceler gibi, ağır kara bulutlarla kaplanırken güneşin son ışıklarını yutarcasına her yan boğucu renge bürünüyordu.

Vesvas “Haksızlık” dedi, iğneleyici, keskin, sinir uçlarını zorlayan ses tonuyla. Kabil ‘neden?’ diye sordukça içinde yükselen öfke göğsünün tam orta yerinde sıkışıp, her soruyla birlikte kemiklerinin içine gömülürcesine çakılıyordu.

-Sen çok çalıştın. Ter döktün. Güneş altında eğildin. Tohum ektin. Biçtin. Hasat yaptın. Sonunda ne oldu? Reddedildin.

-Reddedildim…

-Ama o… O sadece koyun güdüyor. Sadece etrafta dolaşıyor. Çalışmıyor senin gibi. Yine de Tanrı onu seçti.

Kabil’in nefesi hızlandı. Yumruk yaptığı elini daha fazla sıkmaya başladı.

-Neden… neden böyle?

(Kıyaslamak, şeytanın en masum silahı olup, ikna etmiyor sadece tutuşturuyordu.)

-Çünkü adaletsizlik var. Çünkü sen… Sen hak etmiyormuşsun. Öyle mi söylediler?

-Hayır! Hayır, öyle demediler. Sadece…

-Sadece onun kurbanını aldılar. Seninkini almadılar. Bu ne demek oluyor? Demek ki sen… Değersizsin. Habil değerli, sen değersiz.

-Değilim…

Kabil bağırdı. Sesi vadiye yankılandı. Aşağıda Habil başını kaldırdı, kardeşine baktı. Ama göremiyordu. Mesafe çok uzaktı. Ses devam etti, daha da yakınlaştı:

-Tabii ki değilsin. Sen çok değerlisin. Ama onlar görmüyor. Habil gölgen oldu. Senin ışığını kesiyor. Anlıyor musun?

-Ne demek istiyorsun?

-Habil olmasaydı… Sen parlardın. Sen tek olurdun. Sen kabul edilirdin… Kabil’in başı dönüyordu. Düşünceleri birbirine dolanıyor, dünü bugünü, çocukluğu hepsi bir sis perdesinin ardında karmaşık görüntü oluşturuyordu.

-Ama… Ama o benim kardeşim…

(Katil henüz doğmamıştır, amalar onun sancısıdır.)

Ses, bu sefer alaylıydı:

-Kardeş mi? Rakibin o. Senin üstüne çıkan. Senin yerine seçilen. Gerçekten kardeş olsa… Olsa eşit davranırlardı size. Ama bakmıyor musun? Eşit mi?

-Değil…

Cain’in sesi titriyordu.

-Eşit değil.

-İşte. Gördün mü?

Kabil yere çöktü. Elleriyle yüzünü kapattı. İçinde iki ses vardı artık. Biri: “Hayır, bu yanlış. O senin kardeşin.” derken, diğeri: “O senin sonun. O olmazsa, sen başlarsın.”

Karanlık ses yine geldi:

-Düşün. Sadece düşün. Eğer o… eğer o olmasaydı… Annene babana bak. Kime daha çok bakıyorlar? Ona. Her zaman ona. Sen görünmez bir oğulsun. Habil varken, sen yoksun ve asla olmayacaksın.

-Dur…

(Kabil, zafere bu kadar yakınken, yenilginin ağırlığı altında neden inlediğini sorgulasaydı, bugün dünya cennetten bir bahçe olabilirdi. Düşünmedi, düşünemedi, düşündürülmedi… Ölümlülerin toprakla buluşması için mutlaka bir ceset gerekti.)

-Lütfen sus.

Ama ses susmadı:

-Bir kaza olabilir. Vadide. Kayalıkta. Kim bilecek? Koyunlar kayalıklardan düşer. İnsanlar da düşebilir. Koyunu yakalamak için peşinden koşmuş, ayağı kaymış olabilir.

-Hayır!

(‘Hayır’ diyen ağız, çoğu defa ‘evet’ diyen beyne yenilir. Sesin cılız ve bitap tınısıyla kendini ele verir.)

-Neden hayır? Kimse görmez. Kimse bilmez. Sadece sen rahat edersin. Sonunda… Sonunda sen görülürsün.

Kabil’in eli yere dokundu. Taş vardı. Keskin kenarlı bir taş. Onu kavradı. Avucunda sıktı; soğuktu, ağırdı. İlk silahını avuçlamıştı, son masumiyetini katlederek.

-Bu… Bu yanlış…

-Yanlış mı? Senin kurbanını reddetmek de yanlıştı. Ama onlar yaptı. Öyleyse sen de yapabilirsin.

(Bir yanlış, başka bir yanlışı doğru yapmaz, sadece ikisini de çoğaltır.)

-Ama… Ama öldürmek…

Ses, bu sefer çok yumuşak, çok içten geldi:

-Öldürmek değil. Kurtulmak. Kendini kurtarmak. Özgürleşmek. Bak ona. Bak ne kadar mutlu. Senin mutsuzluğun pahasına mutlu. Bu adil mi?

Kabil, taşa baktı. Sis perdesi yavaş yavaş dağılıyordu gökyüzünde. Elindeki taş parlıyordu. Kana benzer bir kırmızılığı vardı sabahın ışığında.

İlgili Haberler

Fırak

Comcini

Efsaneler ve Mitler

okuryazarkitaplar

Antik Çağda Zaman Ölçümü

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...