“Bu mezar ikimize dar gelecek Kazım. Kaykıl yan tarafa dedim sana, kemiğin değmesin etime. Çek elini oramdan buramdan. Erken çürüteceksin bedenimi. Çocuklara o kadar söyledim, ‘Ölürsem babanızın yanına beni gömmeyin,’ dedim. Dinletemedim. Kime söyledim? Yaşarken sanki çok dinlediler de…”
“Halide Hanım başımın tacı hoş geldin. Şöyle susup ölü gibi otursan yanıma, gelir gelmez başladın dırdıra. Ne güzel sensiz rahattım arkadaşlarımla. Bu huyun yüzünden kaçıyordum evden dışarıya.”
“Dışarıya değil, işe doğru kaçsaydın bunları konuşuyor olmazdık. Yaşarken yan gelip yattın, işin gücün televizyon seyretmekti, şimdi de hurileri… Hiçbir şey değişmemiş anlayacağın. ‘Can çıkar da huy çıkmaz’ derlerdi inanmazdım. Beni hiç ölmüş sayma, capcanlı ruhumla işte yanındayım. Dünyada çözemediğimiz sorunları burada çözeceğimizi sanmıyorum. Maksat muhabbet olsun. Sohbet sofrası kuralım. Kim var kim yok hep bir arada olalım. Beni tanıştırır mısın arkadaşların ya da akrabalarınla? Artık kim varsa sağında solunda.”
“Kabristanımın sağ tarafında assolist Züleyha yatıyor.”
Züleyha hanım yattığı yerde kemiklerini oynatıp el sallıyor, “hoş geldiniz,” diyor, Halide Hanıma. Kemikleri tın tın ediyor. Öleli hayli zaman olmuş. “Züleyha” deyince Halide Hanım kefeni bağrından çözüyor. Sanki çıkmış olmayan canı yanıyor. ‘‘Bu yoksa beni aldattığın Züleyha mı, hani birlikte trafik kazasında öldüğünüz? Allah seni bildiği gibi yapsın Kazım! Burada bile bana ihanet etmeye devam ediyorsun demek. Ben de öldün de dine imana geldin sanıyordum. Uslu uslu mezarında yatıyor, Tanrı’yla sohbet ediyorsun sanıyordum. Bakıyorum da aranızda bir gün yapmadığınız kalmış. Babandan kalan tüm mirası çalışmadan ellere yedirdin. Ardından hiçbir şey bırakmadın çoluk çocuğuna. Emekli maaşım olmasaydı neyse zamanında sana güvenmeyip çalışmışım da kimseye muhtaç kalmadım şükür.”
Züleyha Hanım söze atıldı. Dökülen dişlerini şöyle bir toparladı.
“Aman Halide Hanımcığım! Hakkımda böyle düşünmenize çok üzüldüm vallahi. Benim için Kazım Bey çok özel biri değildi ama yine de kızımın babasıydı. Bugün Kazım, yarım Yasin benim için. Önemli olan servetini yemekti. Yedim içtim çok şükür ama bu kadar erken öleceğimi hesaba katmadım ki tövbe etmeye fırsatım olsun. Gerçeklerin ve doğruların üzerini eze eze, yalan yanlış yaşadım bu hayatı. Pişmanım çok pişman!”
Bir ses yükseldi kabristanın derinlerinden, içli ney nağmeleri eşliğinde birkaç semazen beyaz tennureleriyle sema yapmaya başladılar, kabristanın Arnavut kaldırımında. Yeryüzü ve gökyüzü baştan aşağıya selama durdu. Kuşlardan karıncalara herkes saygıyla dinledi. Mevlevî türbesinden Hasan Dede besmele çekip başladı bu sohbete:
“Halide kızım. Ölen ölmüş, giden gitmiş. Şimdi kendinle gurur duyma zamanı. Yaşarken en güzel şekilde çalışıp evlatlar yetiştirmişsin. Harama uçkur çözmemiş, helal yedirip helal giydirmişsin. Elinde, unu tutsan ekmeğe; çamuru tutsan tasa dönüşmüş. Yaşamın boyunca kocana tamah etmemişsin. Ê! kalbin kırıldı, ha bir de incindin. Ama seni sen yapan bu çektiklerindi. Yaşamından incindiğin yerleri çıkarsan, hayatından geriye sen kalamazsın. Sen kalabilmek için üzüntü çekmeye, ruhu şekillendirmeye ihtiyaç vardır Halide kızım. Unutma kızım, insan kırıldığı yerden yaşar!”
Kazım Bey’in mezarı sallandı, Hasan Dede’nin söylediklerini kaldıramamış olacak ki kalbini koruyan göğüs kafesi de o an pişmanlıktan parçalanıp un gibi dağıldı. “Keşke!” dedi “Keşke, yeniden doğabilsem.” Bu hataları yeniden yapar mıydım, diye kendini sorguladı.
Kabristandan içeriye üstü başı pejmürde bir adam girdi. Şapkasında ve yere kadar uzanan hırkasında, küçük küçük aynalar dikiliydi. Elinde neyiyle birlikte Hasan Dede’nin mezarına gidip oturdu. Böylelikle ney sesinin nereden geldiği anlaşılmış oldu. Her gün kabristana gelip Hasan Dede’nin mezarında uzun uzun ney çalarmış. Tüm mevtalar o gelince ruhları şad olur, büyük pişmanlıklar yaşarlarmış. Ney nağmeleri bitince yine eski yaşamdaki ruhaniyetlerine geri dönerlermiş. Bu derviş, galubeladan beri tüm söylenenleri hiç konuşmadan anlarmış. Assolist Züleyha, dervişânı görünce “Sizden bir istek parçada bulunabilir miyim?” diye sordu, dervişân:
“İstekler, dünya için geçerlidir. Burada ise söz konusu değildir.”
“Öyleyse tatlım! Manevi yönden bir parça istesem… Mesela Sordum Sarı Çiçeğe.”
“Yalnız şunu söyleyebilirim. Biz bizde idik, biz bize geldik. Bizi bizden mi sorarlar?” dedi ve onu Hasan Dededen başka hiç kimse anlamadı. Onu zaten hiç kimsenin anlamamasına alışıktı dervişân.
“Ay! İnanmıyorum. Ne kadar etkileyici konuşuyorsunuz dervişân bey.” diyerek iki kıkırdadı.
Halide Hanım duyduklarına daha fazla katlanamadı, kefeni parçaladı, elini kaldırıp parmağını salladı.
“Assolist Züleyha Hanım, ama artık ayıp oluyor. Dönün arkanızı ve kendinize başka birini bulun. Yasaklı ve mayınlı yerlerde artık dolaşmayın. Siz fazla bile yaşamışsınız. Ölün ya hu ölün! Allah aşkına!”
Editör – Sümeyye Bilen
Yazarın Kitabı

