Ertan Armağan
İnsanlar, hayatın içerisinde mutlak doğru kabul edilen kuralların, adetlerin, değer yargılarının oluşturduğu çemberler içerisinde, fark edemedikleri konfor alanlarının etkisinde yaşarlarken toplumun geneliyle ortak hareket etmelerinin getirdiği rahatlığın etkisiyle; ilerleyen zamanın koşullarını, gelişen bilimin kaidelerini, değişen yaşam şartlarının gerçekliklerini anlamakta genellikle zorlanırlar. Ne olursa olsun aksi iddia edilemeyen, herkes tarafından doğru kabul edilen hususlar olarak benimsenen hakikat kavramı; belirli konularda asla değişmez bir olgu olmasının yanı sıra öngörülebilen veya öngörülemeyen birtakım durumlarda, “yanılsama” diye tabir edilen yaklaşımın etkisi altında, kesinliğini kaybeder. Yanılsama ise, gözümüzün önünde somut bir gerçek olarak bulunmasına karşın, beklentilerimizin aksini ihtiva eden durumları açıklarken sahip olduğu sorgulama gücü sayesinde içinde bulunulan çağın taze hakikatlerinin oluşmasına yardımcı olur.
İtalyan astronom, fizikçi, matematikçi ve filozof Galileo Galilei; yaşadığı 17. yüzyılda, savunduğu “Güneş Merkezli Evren Modeli” görüşü sonucunda engizisyon mahkemesinde yargılanmış, idam edilmemek için “Dünya’nın Güneş’in Etrafında Döndüğü” teorisini yalanladıktan sonra kısık bir sesle “Ve yine de dönüyor.” diye mırıldanmıştır. Galileo, kendi döneminin mutlak hakikatinin bir yanılsama olabileceğini, bilimsel metotları kullanarak kontrol etmiş; ulaştığı sonuçların kesinliği ile ismini bilim tarihine yazdırmayı başarmıştır. Hatta Vatikan’ın, 1992 yılında yaptığı ikinci yargılama neticesinde, ölümünden yaklaşık üç yüz elli yıl sonra Galileo’nun haklılığı kabul edilmiştir. İtalyan bilim adamı, çoğunluğun aksine sahip olduğu yetenekleriyle, kilisenin otoritesi altında muhafaza edilen muayyen hakikatleri değiştirmeyi başarmıştır. Bazı insanlar için yanılsama olarak görülen doğrular, verilen emeklerin neticesinde değişmek zorunda kalır. İnsanlığın ilerlemesine, çağ atlamasına yönelik girişimler; belirli baskıların altında vazgeçilmeyen çabaların sonucunda hedefine ulaşırken toplumun geneli yeniliklerin karşısında olur. Örneğin; kadavraları inceleyen eski zamanların doktorları, edindikleri tecrübeleri geleceğe aktarıp tüm insanlığın yararına olan tıbbi gelişmeleri tetiklerken ölü bedenlerin araştırılmasına karşı çıkanların soylarından gelenleri de kapsayacak şekilde herkesin faydasına olacak işlere imza atmışlardır. Eldeki bazı verilerin hakikat olarak kabul edilmesinin bir yanılsama olduğunu anlayabilenler, bugün sahip olduğumuz imkânların mimarlarıdırlar.
Medeniyetimizin ilk çağlarından beri değişmeyen somut kurallar ile doğrular mevcuttur. Özellikle, insan dışındaki canlıların dünyasında sabit kalan birçok nokta vardır. Ancak, insan düşünebilen bir varlık olarak sürekli bir değişim, gelişim içindedir. Bu doğrultuda, sancılı süreçleri göze alarak nüfus artışı, doğa koşulları, barınma ihtiyacı gibi nedenlerle ilerleme göstermek zorundadır. Bir aslanın avlanma teknikleri, yüzyıllardır aynı yöntemlerle icra edilirken insan, beslenmek için sürekli yeni yollar bulmak zorundadır. Bu durumda, bir hayvanın dünyasında değişmeyen gerçekler yer alırken, insan dinamik bir süreç içerisinde mesafe kateder. Uygarlıklılarını ileriye taşımayan halklar, yeni gelişmeleri yakalayan milletlerin insafına muhtaç kalır. Sanayi Devrimi sonrasında kaynak arayışı içerisinde Afrika’yı sömürgeleştiren Avrupalılar, ilgili dönemin gerekliliklerinin gerisinde olan yerel halkları köleleştirmekten sakınmadılar. Hatta çeşitli kıtaları ileri düzey ateşli silahlarla işgal ederken karşılarında demiri dahi işle(ye)meyen uygarlıklar buldular. Belirli hakikatlerini değiştiremeyen insanlar, bir süre sonra tabiatın acımasızlığı ile yüzleştiklerinde, sorgulanmayan dogmaların zararlarını, telafisi asla yapılamayacak derecede görmüşlerdir.
Tarihi bilmek, doğayı anlamak gibi konular; istisnasız tüm toplumlar için zorunlu olan, doğruluğu defalarca kanıtlanmış, hayatın çeşitli evrelerinde felaketlerden korunulmasını sağlayan hayati bilgilerin yerli yerinde kullanılmasını, uygulanmasını sağlamak açısından şart olan detayları kapsar. Geçmişin birikimlerinin bir kısmının oluşturduğu bazı hakikatlerin sonuçları, farklı yaklaşımların müdahaleleri sonucunda dahi katiyen değişmez. Hangi coğrafyada olursa olsun dere yataklarına kurulan yerleşkelerin, doğanın sert yüzü ile karşılaşarak tahrip olması, tabiatın mutlak hakikatlerine karşı anlamsız muhalefet etmenin acı sonucudur. Tarihten bir örnek vermek gerekirse Almanya’nın birliğini kurmasını sağlayan, ülkesini Avrupa’nın devleri arasına sokan Şansölye Otto Von Bismarck; ülkesini yönettiği, savaşlar kazandığı bir sürecin sonunda halkına şu öğüdü vermiştir: “Almanya asla iki cephede birden savaşmamalıdır.” Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın sonuçları, Bismarck’ın hakikatlerini Alman halkına ıstıraplı bir yoldan kanıtlamıştır.
Bir insanın hayatının nasıl ilerleyeceği, bir ülkenin geleceğinin ne yönde şekilleneceği, aslında o günün hangi hakikatlerine sonuna kadar inanılacağı ile yanılsama olduğuna hüküm verilen, o ana kadar doğru olarak kabul edilmiş normların geçerlilik seviyesi ile ilgilidir. Yaşam, bizlere çeşitli seçimler yapma şansı verirken bizler, geleceğimizi bir ölçüde kendimiz şekillendirip farklı konularda kararlar alıp onları uygularız. Edison, ampulü bulmak için giriştiği iki bin deneyin sonucunda vazgeçmeyi seçseydi, o günün hakikati, “Elektriğe bağlı ışık üretilemez!” şeklinde olacaktı. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u genç yaşında alamasaydı, defalarca denenen önceki başarısız kuşatma girişimlerinin neticesi olan “İstanbul surları aşılamaz!” kuralı işlemeye devam edecekti. Bu doğrultuda; yanılgıya düşürülebilen hakikatler, yanılsamaların haklılığı karşısında yenilgiye uğrarken açığa çıkan genç doğrular; gelecekte karşılarına çıkacak olan yeni galat-ı hislerin haklılığı ölçüsünde geçerliliğini barındırıp güncel kalmaya devam edebilecektir.
Editör: Kübra ÇAKAR
