
Ben buradayım. Yani, tam olarak burada değilim aslında. Şu an bir yaprağın damarlarıyım. Yeşilin en sinsisi, en sessizi. Damarların arasındaki o ince, önemsiz gölge. Kimse bakmaz buraya. İyi…
Dün taştım. Kaya gibi koyu gri, çatlaklarım bile vardı. Bir kertenkele geçerken durdu, bana baktı. “Aa, taş burada mı böyleydi?” der gibi. Sonra geçti. Zafer işte… Kimsenin seni fark etmemesi kadar büyük zafer yok. Ama bazen yoruluyorum. Hep aynı oyunu oynamak… Renk, desen, doku, ışık, gölge, tekrar tekrar.
Bazen içimden bir ses yükseliyor:
“Hadi göster kendini. Parlak turuncu ol. Mor damarlar at. Pırıltılı yeşil pullarla yanıp sön. Bırak görsünler. Bırak şaşırsınlar. Bırak korksunlar.” Sonra kendime gülüyorum. Kim korkacak ki senden? Sen korkuyorsun, asıl sen. Rüzgâr estiğinde yaprak sallanınca ben de sallanıyorum. Ama sallanmıyorum aslında. Sallanan yaprağa uyum sağlıyorum. Fark var. Çok büyük fark var.
En çok kırlangıçları kıskanıyorum. Onlar bağırarak geçerler gökyüzünden. “Bakın! Ben buradayım!” diye çığlık atarlar. Herkes kafasını kaldırır. Bir anlığına dünyanın merkezi olurlar. Benim öyle bir çığlığım yok. Benim varlığım sessizliğin ta kendisi.Sessizlik öyle büyük ki bazen kendimi bile unutuyorum. ‘‘Ben nerede bittim, arka plan nerede başladı?” diye soruyorum. Cevap gelmiyor. Çünkü cevap da ben oluyorum.
Bir keresinde avcı geldi. Tüfeği omzunda gözleri kısık. Tam karşımda durdu. Yirmi santim ötemde. Nefesini duyuyordum. Kokusu keskin; ter ve barut. O an içimden bir şey koptu. Kırmızıya çalmak istedim. Alev gibi, kan gibi, “Buradayım ulan!” diye bağırmak istedim. Ama yapmadım. Yapamadım. Yosun oldum. Çürümüş yaprak oldum. Ölüm oldum. Geçti, görmedi. Yine kazandım. Kazandığım her seferinde biraz daha ölüyorum sanki. Ya da biraz daha çok yaşıyorum. Hangisi olduğunu bilmiyorum.
Şimdi rüzgâr bir fısıltı gibi geçiyor yaprakların arasından. Ben de o fısıltının ta kendisi oluyorum kelimeleri olmayan, sadece titreşim. Pullarımın her biri küçük bir ayna gibi; ama yansıttığı şey yüzüm değil. Yansıttığı, dünyanın bana bakmayı unuttuğu her an. Bir ayna ki kimse kendine bakmasın diye var. Bazen düşünüyorum: “Ya renk değiştirmek değil de dünyanın rengini benden çalmaksa mesele? Sanki evrenin boya kutusundan her gün biraz daha gri alıp üstüme sürüyor. Ve ben kabul ediyorum. Çünkü reddedersem kalan tek renk öfkem olur kızıl. Yakıcı, ihbar eden bir kızıl. O zaman herkes görür. O zaman av olurum.”
Gözlerim… biri geleceği tarıyor, diğeri geçmişi kemiriyor. İkisi arasında ben asılı kalıyorum, zamanın ortasında salınan bir ip cambazı. Ama cambaz değilim aslında. İpim de yok. Sadece bakışlarımın arasında gerilmiş o görünmez tel var. Düşersem kimse fark etmez. Çünkü düşerken bile renk değiştiririm. Düşüşün rengi, yok oluşun tonu…
Bir keresinde güneş tam tepemdeyken sırtımda altın bir leke belirdi. Küçük, utangaç, yanlışlıkla sızan bir ışık. Panikledim. Hemen kül rengine gömdüm onu. Ama o leke içimde kaldı. Şimdi geceleri, karanlıkta bile, o altın nokta yanıp sönüyor gibi hissediyorum. Bir ateşböceği hapsetmişim göğsüme. Kimse görmesin diye yutuyorum ışığını her gece.
Ben bir gölge ressamıyım. Fırçam yok, elimde sadece tenim var. Her dalın kıvrımını, her yaprağın damarını, her taşın çatlaklarını yeniden çiziyorum üstüme. Ama tabloyu kimse görmüyor. Çünkü tabloyu ben oldum. Sanatçı da eser de çerçeve de benim. Ya seyirci? Seyirci hiç gelmedi.
Bazen içimden bir başkası konuşuyor: “Hadi, bir kere olsun yanlış renk ol. Pembe bir ağaç gövdesinde
mor damarlar çiz. Gökyüzüne turuncu bir yara aç. Bırak şaşırsınlar. Bırak korksunlar. Bırak sevsinler.” Ama o ses zayıf. Çünkü biliyorum ki sevgi de bir tür avcılık aslında. Beni sevmek isterlerse önce yakalamak isterler. Yakalarlarsa renklerim solar. Cam bir kavanozda solarım ben. Sonra sadece gri bir hatıra olurum.”
Şimdi akşam oluyor yine. Gökyüzü mor bir mürekkep gibi dökülüyor dallara. Ben de o mürekkebin içine karışıyorum. Yavaş yavaş, çok yavaş…
Bir damla siyah, bir damla lacivert, bir tutam unutulmuş gece mavisi…
Ve işte o an, en dürüst hâlimle, hiçbir şeye benzemediğim anda, gerçekten varım. Çünkü yokluk en parlak renktir.
İyi geceler, dünya. Yarın yine görüşürüz — ama sen beni yine göremezsin. Ve bu… Hâlâ en büyük zaferim.
