Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

Rıhtım

yazar
Zeynep SÜRER

Gecenin zifiri karanlığında, sokağın en ücra köşesinde; sırtında eskimeye yüz tutmuş kahverengi deri ceketi ve kafasındaki yeşil beresiyle aylakça dolanıyordu. Elindeki sigara son demlerini yaşıyor gibiydi kendisi ise durumdan bihaberdi.

Akların karıştığı kaşlarını hafiften çatmış, bembeyaz sakallarıyla oynuyordu. Parmaklarını dudaklarına götürdü, sigarasından son bir duman almak için. Öyle de yaptı ve izmariti acımasızca yere fırlattı. Adımları hafiften tempolu bir yürüyüşe dönüşüyordu. Yüzünde ise bir yumuşama, hatta bir sevinç yer edinmişti. Onu birden bu denli mutlu eden neydi? Merakım, onu takip edecek cesarete ev sahipliği yaptı. Sanki onun yerine ben varmışım gibi onu izliyordum. Gözlerini yolun karşısındaki sahile dikmişti. Yavaşladı, durdu. Yaya yolunda usulca beklemeye başladı. Aceleci tavrı, bacağının sallanmasına sebep olmuştu. Kolundaki saate baktı, gülümsedi. Işığın kırmızıya dönüşmesi arabaları durdurduğu gibi, kendisini harekete geçirmişti. Yolun karşısına geçti fakat tempolu yürüyüşü hâlâ devam ediyordu.

Herhâlde sahilde son bulurdu diye düşünmüştüm… Son bulmadı; bilakis ufak bir koşuşturmaya dönüştü, bir yere yetişmek istermişçesine. Onun bu koşuşturması, benim adımlarımı daha da hızlandırmıştı. İçten içe kendimi sapkınlıkla suçlamadan edemiyordum. Sanırım meslekî alışkanlığım beni bu denli patavatsızlıklara sürüklemişti. Adamın hızlı yürüyüşü, bir çiçekçinin önünde son bulmuştu. Beyaz kepenkleri tam indirilmek üzere olan çiçekçi, tanıdık bir yüzü görmenin coşkusuyla kepengi kaldırdı. Adamı içtenlikle içeri davet etti. Ayaküstü sohbetleri tebessüm eşliğinde devam ederken, adam gözleriyle rengârenk çiçekleri süzüyordu. Onlarca çiçeğin içinden elbette bir tercihi olacaktı, oldu da. Nazikçe dokunduğu lavantaları çiçekçiye işaret etti. Paketlenmek üzere kasanın yolunu tutan lavantaları izleyişim, aklımda “Kim bu saatte lavanta alır ki?” diye düşünmeden edemedi. Ben bu düşünceyi aklımdan geçirene kadar, o dükkândan hoş bir selamla ayrıldı. Bu sefer yürüyüşü daha sakin ve temkinliydi. Elinde taşıdığı mor buketi burnuna götürdü ve kokunun verdiği hazzı gözlerini kapatarak yaşadı.

Gözlerini açıp sahile bir bakış attıktan sonra yürümeye devam etti; ta ki önünde, üstündeki eskimeye yüz tutmuş ceketten daha yeni boyanmış bir bank görene kadar. Banka doğru ilerledi ve usulca oturdu. Buket ise kucağında duruyordu. Uzun uzun denizin durgunluğuna baktı, sanki o durgunlukta kayboluyordu. Öyle derin ve donuktu…

Pek de kısık olmayan bir sesle konuşmaya başladı:

— Ben ki sevginin en dibine vurmuş olan, ben ki ne hâli ne de hâlden anlayan, ben ki derdi dertten öte görmeyen… Aciz ve yoksul, düşkün ve küskün.

Heveslerimi, arzularımı geçiciliğe satan, vefasız…

İşte bunlar benim.

Bu yüzdendir ki bunca yıl, her perşembe kalbim biraz daha sükût bulur umuduyla buraya gelir, seni ararım.

Oldukça vahim!

Ve sen sevgilim, bu adama yaşamayı öğretecek kadar cesur lakin ben korkacak kadar aptalım.

Ve sen şimdi bu denizlerin hengâmesinde, bindiğin vapurun duracağı ilk limanda, çok farklı hayatlardasın.

Bu lavantalar, benden hep istediklerin arasından, şu an sana verebildiğim tek şey.

Kırgınım. Sensizim.

Yaşamadığımız, yaşatmadığım tüm anlar için özür dilerim.

Seni ruhumun en derinliklerinde, en bilge ve cesur hâlimle seviyorum…

Bu sözler nutkumu tutmuştu. Kalbimde, en az onun kadar acıyı hissetmiştim. Demek bunca telaş, hiç yetişemediğineymiş. Bu sözlerin ardından yavaşça ayağa kalktı. Gözlerindeki yaşları silip, elindeki buketten çiçekleri ayırdı ve denizin sessizliğine bıraktı. Ardından uzun uzun baktı.

İlgili Haberler

Sensin

Comcini

Rüyalarımız, Arka Bahçelerimiz

okuryazarkitaplar

Diyarbakır Lezzetleri

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...